f islamiNesil Portal
24 Haz

Sevmek Bazen Vazgeçmeyi Bilmektir!..

SEVMEK BAZEN VAZGEÇMEYİ BİLMEKTİR…!

İyi kalpli, yalnız bir adam, bir gün bir koza bulur. Kozanın içinde küçük bir tırtıl vardır. Adam çok sever bu tırtılı, onunla tüm yalnızlığını, tüm sevgisini paylaşır.

Gel zaman git zaman tırtıl büyür, güzel bir kelebek olur. Adam, kelebeğine hayran, bırakamaz bir türlü…

Aslında kelebeğin aklında dağlar, kırlar, çiçekler vardır da; kıyamaz bir türlü adama ve sevgisine, yalnız bırakamaz onu. Üç günlük ömrünü sevildiği ve sevdiği yerde geçirmeye hazırdır. Ama adam bilir ki; “Sevmek bazen vazgeçmeyi de bilmektir”…

Kelebeğine son kez bakar ve onu salıverir özgürlüğüne, kırlarına, çiçeklerine doğru. Kelebek mutlu olmasına mutlu olur ama hiç bir meltem, hiç bir çiçek yaprağı adamın avucunun sıcaklığını andırmaz. Aklında adam, o çiçek senin bu çiçek benim dolaşır saatlerce. Adam bir kelebeğe sevdalı, bakıp durur boşluğuna. Kelebekse hâlâ konacak sıcak bir avuç aramakta…

Böylece kelebek şunu anlar: Bazen ait olduğumuz yer orasıdır; sıcak bir avuçtur, biliriz ama o yerin bize ait olma ihtimali bir hiçtir…

Böylece adam şunu anlar: Hiç bir sevdayı yalnızca sevgiyle yaşatamazsınız..

O günden sonra kelebek, adama duyduğu özlemi gömecek bir dağ aramaya başlar, ama gücü tükenene dek arayıp da bulamayınca anlar ki; Hiçbir dağ bir özlemi gömebileceğiniz kadar büyük değildir.

Adamsa artık sevdasını koyar sımsıcak avuçlarına; kelebeğin yerine…

Can Aksın

09 May

Şeytanın Kur’an-ı Kerim’de Anlatılan Özellikleri

Şeytanın Kur’an-ı Kerim’de Anlatılan Özellikleri

Sinsi ve Yalancıdır (İbrahim Suresi, 22)

Azgın ve Kaypaktır (Hac Suresi, 3)

Gücü Yalnızca Çağırmaya Yeter (İbrahim Suresi, 22)

İyilikten ve Hayırdan Yana Hiçbir Yönü Yoktur (Nisa Suresi, 117)

İnsanlar Üzerindeki Etkisi Pisliktir (Enfal Suresi, 11)

İnsanların Şükretmelerini Engellemek İster (Araf Suresi, 17)

İnsanlara Korku Vermeye Çalışır (Al-i İmran Suresi, 175)

Müminlerin Arasını Bozmaya Çalışır (İsra Suresi, 53) (Maide Suresi, 91)

İnsanları, Sözde Onlara İyilik Yaptığına İkna Etmeye Çalışır (Araf Suresi, 20-21)

ALLAH’ın Adını Kullanarak Saptırmaya Çalışır (Fatır Suresi, 5-6)

Müminlerin Zamanla Yıpranmalarını İster (Al-i İmran Suresi ,155)

Yalan Vaadlerde Bulunur (İbrahim Suresi, 22)

Kuruntulara ve Kuşkulara Düşürmeye Çalışır (Nisa Suresi, 119-120)

Sapkın Amelleri Süslü ve Çekici Gösterir (Neml Suresi, 24)

Fakirlik Korkusu Vermeye Çalışır (Bakara Suresi, 268)

Kibir Vermeye Çalışır (Sad Suresi, 74-75)

Gösteriş İçin İbadet Etmeye Teşvik Eder (Nisa Suresi, 38)

Ayetlerden Uzaklaştırmaya Çalışır (Zuhruf Suresi, 36-37)

Unutkanlık ve Dalgınlık verir (Mücadele Suresi, 19) (En’am Suresi, 68) (Kehf Suresi, 63)

Duygusallık Telkini Yapar (İsra Suresi, 64) (Mümtehine Suresi, 1-3)

Detaylara Daldırır (Bakara Suresi, 67-71)

İsrafa Teşvik Eder (İsra Suresi, 26-27)

Şeytanın ALLAH’a başkaldırma cüretinde bulunan, son derece isyankar, insanlara karşı büyük bir düşmanlık besleyen, insanları doğru yoldan alıkoymak için türlü çabalar harcayan bir varlık olduğunu Kuran’dan ayetlerle açıkladık. Tarihin başından bu yana tüm insanları ‘ın yolundan saptırmaya çalışan böyle bir varlığın, bir insanın hizmetine verilmiş olması elbette ALLAH’ın büyük bir rahmetidir. Hz. Süleyman’ın, şeytanları kendi emrinde çalıştırmış, onları hak dinin faydasına olacak işlerde kullanmış olması, kuşkusuz onun ALLAH’ın üstün kullarından olduğunun açık bir göstergesidir.

Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin…(Fatır Suresi, 6).

09 May

Allaha Dönmek !

Allah her yerde hazır ve nazır olduğu halde, Ona rücu, yani Allah’a dönme ne demektir?

Rücu kelimesinin sözlük anlamı, geri dönmedir. Rücu ile ilgili âyet-i kerimeler, “Sonunda bize döndürüleceksiniz.” Yahut, “Sonra da döndürülüp, Ona götürüleceksiniz,” şeklinde biter. Her işini Allah’ın kendisine verdiği kuvvet ve kudretle ve diğer imkanlarla gören insanoğlunun, Rabbinin tasarrufu dışına çıktığı bir tek an dahi düşünülemeyeceğine göre rücuyu nasıl anlayacağız?

Üzerinde en fazla durulan mana, kendisine cüzi irade verilmekle bu dünyada bir imtihana tabi tutulan insanların, ahirette ömürlerinin hesabını vermek üzere Allah’ın huzuruna çıkmaları şeklindedir.

Ezel aleminde ruhlarımıza bir hitap gelmişti; “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” diye… Bu soruya; “Evet, sen bizim rabbimizsin.” şeklinde karşılık vermiştik.

Dünya imtihanına atılınca sebepler âlemiyle karşı karşıya kaldık. Hep güneş doğunca ortalık aydınlandı, hep bahar gelince çiçekler açtı. Buğdayımızı, sebzemizi hep topraktan, meyvemizi daima ağaçtan aldık. Bu hâl insanların bir kısmına gaflet verirken, diğer kısmını şükre sevk etti.

İmtihan âlemi kapandıktan, kabir safhası geçilerek, mahşere çıkıldıktan sonra, bu iki gurup insan da rablerine döndürülecekler. Yine onun huzurunda toplanacaklar. İşte bu içtima, bir rücu dur. Bu rücu, irademiz dışında olacaktır. “Döndürülmek” tabiri bize bu dersi verir. Ve bize bir başka rücuyu ders veren bir âyet-i kerime:“Allah ı nasıl inkâr ediyorsunuz ki; ölü idiniz sizleri diriltti. Sonra sizleri yine öldürecek. Sonra sizleri yine diriltecek. Sonra da döndürülüp Ona götürüleceksiniz.” (Bakara Suresi, 28)

İnsan ölü iken, yâni maddesi ölü elementler âlemindeyken diriltilerek insan hâline getiriliyor. Sonra yine ölüyor ve beden tekrar aslına rücu ediyor, tümüyle element oluyor. Bu safhayı yeniden diriltilme ve mahşere çıkma takip ediyor. İşte iki ölüm, iki diriliş ve iki ayrı rücu: Biri ölümden ölüme… Diğeri, hayattan hayata rücu.

Rücu ile ilgili diğer bir âyet-i kerime: “Biz Allah içiniz ve muhakkak Ona rücu edeceğiz.”(Bakara Suresi, 156)

İtaat edenler de, isyan edenler de, öte âlemde yine onun huzurunda toplanacak, Ona rücu edecekler. Onun kulu olarak yaşayan ve bu imtihan âlemini iman ile terk eden bir kulun, ahirette rabbine rücuu bir bayramdır.Allah’ın mülkünde Onu tanımadan ve emirlerine uymadan yaşayan insanlar da Rablerine küfür ve isyan üzere rücu edeceklerdir. O halde, rücu denilince, gözümüzde mahşer canlanmalı… Her iki tabloyu da, hayalen olsun, nefsimizin önüne koymalıyız. Tâ ki rıza çizgisinden ayrılmasın, dünyanın geçici lezzetlerine kapılmasın ve haramlardan uzak kalsın.“O gün emir yalnız Allah ındır.” (İnfitar Suresi, 19) âyetinden ders alsın, o günü beklemeden bugünden Onun emri altına girsin, hükmüne razı olsun.Peygamber Efendimiz’in (asm.) “Ölmeden evvel ölünüz.” emrine böylece uysun ve rabbinin gösterdiği istikamet yoluna dünyada rücu etsin. Ta ki, ahiretteki rücuu saadetle sonuçlansın.Zamandan ve mekândan münezzeh olan Allah, biz kullarını mekâna yerleştirmiş ve zamana taksim etmiş. Öyle ise insan, hangi mekânda ölürse ölsün, mekândan münezzeh olan rabbine rücu eder. Keza, hangi zamanda can verirse versin, zamandan münezzeh olan rabbine kavuşur…

17 Mar

Ezani dinleme adabi..

Ezan-ı Muhammedî (asm) şeâirdendir, yani bir beldenin İslâm beldesi olduğunun en mümtaz alâmetidir. Ezan okunurken lüzumsuz işleri bırakmak, ezanı dinlemek ve ona icabet etmek sünnettir. Nitekim Resûlullah Efendimiz (asm) “Ezanı işittiğiniz zaman, müezzine icabet edin” buyurmuştur.(1)

Müezzine icabet nasıl olmalıdır?

Müezzin ALLAH’ın ismini ve Tevhid dâvâsını kâinata ilân etmektedir. ALLAH’ın ismini ve Tevhid davasını ilân etmekse, kâinatın ve insanlığın yaratılışının gayesidir.(2) ALLAH’ın rubûbiyetine karşı, yeni bir ibadet etme vaktinin girdiğini ezanla anlıyoruz ve içimiz derin bir huşu ile doluyor. Tevhîd-i İlâhînin böyle bir vakitte ilân edilişi ruhumuzu yeniden ihyâ etmeye yetiyor. Böyle yüksek bir gayenin beyanı olan ezanı dinlerken, ruhumuzda meydana gelen saygı ve haşyeti ise ancak, müezzinle birlikte ezan cümlelerine iştirak etmek ve ezandan sonra “vesile” duâsını okumakla sükûnete ulaştırabiliriz.

Bu açıdan; ezanı ve kameti dinleyen kimsenin, ezan ve kametin sözlerini içinden tekrar etmesi sünnettir. Müezzin, “Hayye ale’s-salâh” ve “Hayye ale’l-felâh” derken, bu esnada içimizden, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-Azîm” demek sünnettir. Ezan bittikten sonra, “vesile” duasını okumak sünnettir. Bu duayı okumak Şafiî’lere göre kametten sonra da sünnettir.

Vesile duası şudur: “Allâhümme rabbe hâzihi’d-da’veti’t-tâmmeh. Ve’s-salâti’l-kaimeh. Âti seyyidenâ Muhammedeni’l-vesîlete ve’l-fazilete ve’d-derecete’r-rafî’ate’l-‘âliyeh. Veb’ashü makâmen mahmûdeni’llezî va’adteh. İnneke lâ tuhlifu’l-mîâd.”

Meâli şöyledir: “Ey şu mükemmel davanın ve kılınacak namazın Rabbi olan ALLAH’ım! Efendimiz Muhammed’e (asm) vesileyi (Şefaati ve Cennette en yüksek makamı), fazîleti ve en yüksek dereceyi ver. O’nu vaadettiğin Makam-ı Mahmûd’a ulaştır. Hiç şüphesiz Sen, vaadinden dönmezsin.”

Ve bir müjde: Resûlullah Efendimiz (asm) buyurmuştur ki: “Ezanı işitince vesile duâsını okuyan hiçbir kimse yoktur ki, Kıyamet günü bana onun için şefaat etmek vacip olmasın!”(3)

Bu hadisin tefsiri sadedinde, Bedîüzzaman hazretleri (ra) Makam-ı Mahmud’un ne olduğunu ve ehemmiyet derecesini şöyle beyan eder: “Nebî-i Zişan’ın (asm) Makam-ı Mahmud’u İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzi edilen (dağıtılan) lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor. Resul-i Zişan’a (asm) okunan salâvat-ı şerife, o sofraya edilen davete icabettir.”(4)

Müezzine icabet etmeyi, ezan okunduğu esnada ezanı saygıyla dinlemek, ezanın doğruluğunu ve ehemmiyetini kalben hissetmek ve kabul etmek, gerekli duaları okumak ve namaz için cemaate iştirak etmek şeklinde anlamak mümkündür. Bu şekillerden hepsi periyodik bir sıra ile yapılabileceği gibi, o esnada imkânlarımız elverdiği ölçüde yapabildiklerimizi yapmak, hiç olmazsa içimizden derin bir saygı ve haşyet duymak da icâbet kavramının kapsamı dâhilindedir. Mümkünse namaz için cemaate iştirak etmeyi ezana icabetin en anlamlısı olarak değerlendirmelidir.

Ezan ile kamet arasında dua etmeyi de önemli bir satır arası notu olarak iletelim. Peygamber Efendimizin (asm) bu konuda da müjdesi vardır: “Ezan ile kamet arasında yapılan dua reddolunmaz.”(5)

Ezan okunurken alelâde konuşmak uygun olmaz. Ancak önemli bir mes’eleyi konuşurken, sözümüz veya mevzûmuz yarım kaldı ise, veya mühim bir sohbet esnasında sözümüzü bitirmek üzere isek bitirmeye çalışmakta; veya âcil olan bir işimizi takip etmek ve sonuçlandırmaya çalışmakta bir sakınca yoktur. Ezan esnasında zaruretten dolayı tuvalette bulunmak veya abdest hazırlığı için tuvalete girmekte de bir mahzur yoktur. Ancak mümkünse abdest hazırlığını ezandan önce yapmak daha iyidir.

Bütün bu işlerimiz ve önemli meşguliyetlerimiz esnasında mümkün olan saygıyı ve haşyeti içimizden de göstermek ve okunan ezandan manevî haz duymak mümkündür. 
     

17 Mar

Kameri aylara göre zekat

Kameri aylara göre zekatSual: Miladi aylara göre zekat verilmez mi?

CEVAP Zekat, miladi aylara göre değil, kameri aylara göre verilir.

Sual: Benim zekat verme günüm 10 Ağustos. Bu sene zekat verecek kadar mala borcumdan dolayı malik değilim. Ancak 15 Ağustos tarihinden sonra eşim maaşından bana altın takı alacak. Alacağı hediye ile birlikte zekata malik olursam zekat vermem gerekir mi?

CEVAP Zekat verme günü 10 ağustos olmaz. Hicri yani kameri aylara göre olur. 10 Recep, 7 Şaban gibi. 10 ağustos hangi aya tekabül ediyorsa onu tespit etmeniz gerekir. Geçen senenin 10 ağustosu 28 rebiülevvele geliyor. Bu sene 28 rebiülevvel ise 30 temmuza geliyor. 30 temmuzda dinen zengin sayılmazsanız, yani 96 gram altınınız yoksa, fakir olmuş sayılırsınız. Bundan sonra zengin olmanızın önemi yoktur. Yani yeni bir tarih tespit etmeniz gerekir. Diyelim ki 20 ağustosta zengin oldunuz, bunu kameri aya göre tespit edersiniz. Bir daha ki sene o ayın o günü gelince eğer zenginseniz zekat verirsiniz, yine zengin olmazsanız, yeni bir zenginlik tarihini beklersiniz.

17 Mar

Peygamberimizin annesinin ve babasının iman durumu nedir?

Resulullah (a.s.m)’ın muhterem peder ve validelerinin uhrevi durumları çokça münakaşa edilmiş bir mevzudur. Sadedinde olduğumuz rivayete göre cehennemliktirler. Ama mü’min gönüller, Aleyhissalâtü vesselâm’m peder ve validelerinin ateşte olmasına razı olmuyor, dilleri bunu söylemeye varmıyor. Üstelik, onlar hakkında “ehl-i necattır, cennetliktir” demeye imkân veren kuvvetli karineler var.

Bu karineleri esas alanlar onların ehl-İ cennet olduğuna hükmetmişlerdir. Bu hususta en ziyade söz söyleyen Celaleddin Suyutî hazretleridir. O, bu mesele üzerine bazısı nazım, bazısı nesir muhtelif risaleler telif etmiş, orada deliller ve delillerle ilgili bazı yorumları kaydederek Resûlullah’ın ebeveynlerinin ehl-i cennet olduklarını kesin olarak beyan etmiştir. Bu risalelerden birinin adı: et-Ta’zîm ve’l-Minnet fi enne Ebeveyi Resûlullah fi’l-Cennet’dir.
Onların imanını teyid eden deliller şöyle özetlenir:

1) Daha önceki dinler ve peygamberler sadece kendi kavimlerine ve bölgelerine gönderilirdi. Bu nedenle aynı anda çok peygamber beraber olmuş ve sadece kendi insanlarına karşı sorumlu olmuşlardır. İşte amine validemiz ile muhterem kocası Hz. Abdullah hıristiyanlıktan sorumlu değillerdi ve sadece hanif dininden geriye kalanlarla amel ediyorlardı.

Onlar Hz. ibrahim ve Hz. İsmailden intikal eden ve haniflik adıyla bilinen dinî bir ananeye tâbi idiler, bu dinin mü’mini idiler.

2) “Fetret devri mü’mini” İdiler. Fetret devri demek, iki peygamber arasında geçen ve peygambersiz olan ara devredir. Bu durumda, İslâm’dan önce her kavme müstakil peygamber gelme esasına binaen iki peygamberin gönderilme müddetleri İçinde yaşasa bile, önceki peygamber kendilerine Resul olarak gönderilmeyen, yeni gelene de yetişemeyen kimse fetret devri insanı sayılır. Resûlullahın ebeveyni, Hazret-i Isa Araplara gönderilmediği ve Resâluliah ta nübüvvetine de yetişmedikleri için fetret devri insanı sayılırlar. Ayet-i kerîme’de kendilerine resul gelmeyen hiçbir kavmin sorumlu tutulmayacağı belirtilmiştir: “Peygamber göndermedikçe de Biz kimseye azab edici değiliz” (İsra 15). Kaldı ki, Hz, İbrahim’den bakiye kalan dinî bir an’ane cahiliye devri Araplarında mevcut idi.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) her yönden olduğu gibi, aile, asalet ve nesep bakımından da insanların en üstünü, en faziletlisi, en muhteremi ve en seçkini idi. Bir seferinde Sahabe-i Kiram, kendisine nesebini sordular. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şu cevabı verdi:

“Cenab-ı Hak mahlûkatı yarattı ve beni en hayırlılarından kıldı. Sonra iki milletten (Arap ve Arap olmayan) en hayırlısından kıldı. Sonra kabileleri ayırdı ve beni en hayırlı kabileden (Kureyş’ten) kıldı. Sonra aileleri ayırdı, beni de en hayırlı aileden kıldı. Ben şahıs olarak da, aile olarak da insanların en hayırlısıyım.”1

Bu hususta Sahih-i Buharî’de şu hadis-i şerif kayıtlıdır:

“Ben devirden devire, aileden aileye intikal ile seçilerek Âdemoğulları soyunun en temizinden naklolundum. Sonunda şu içinde bulunduğum Hâşimî câmiasından neş’et ettim (dünyaya geldim).”2

Peygamber Efendimizin (a.s.m.) ecdat ve atalarının hepsi de asil, temiz ahlâklı, dürüst kimselerdi, Tevhid dinine bağlı insanlardı. Peygamberimizin (a.s.m.) hayatını ve mücadelesini anlatan siyer kitaplarında genişçe kaydedildiği gibi, Peygamberimizin (a.s.m.) nurunun intikal şekli Hz. İsmail’den başlar, sonra Kinâne’den Kureyş’e, Kureyş’ten Haşimoğullarına kadar gelir. Bu tertibin uzaktan yakına doğru geldikçe terakki ettiği görülür.

Tabakatü’l-Kübrâ sahibi İbni Sa’d, Peygamberimizin (a.s.m.) anneleri hakkında da şu bilgiyi verir:

“Resul-i Ekremin (a.s.m.) beş yüz kadar büyükannesini tespit ettim. Bunların hiçbirisinde Cahiliye devri ahlâksızlıklarından ne bir zinaya, ne de başka bir kötülüğe rastlamadım.”3

Yine siyer kitaplarında yer aldığına göre, peygamber Efendimizin (a.s.m.) dedelerinin ve büyükannelerinin İbrahim Aleyhisselâmın dini olan Hanîf dini üzerinde bulundukları rivayet edilir ki, hiçbirisinin şirkin çirkinliklerine bulaşmadıkları bildirilir. Çünkü Cenab-ı Hak insanların içinden seçtiği, kendine dost ve elçi olarak kabul ettiği bir insanın neslini her türlü kötülüklerden koruyacak, ona hususi lütuf ve keremini ihsan buyuracaktır.

Peygamber Efendimizin (a.s.m.) büyük annelerine gelince; babaannesinin ismi Fâtıma, anneannesinin ismi de Berre idi. Dayılarına Adiy bin Neccaroğulları denmektedir. Peygamberimizin (a.s.m.) büyükanneleri, onun peygamberlik zamanına yetişemediler, dolayısıyla İslâmiyetle müşerref olamadılar. Fakat onlar Hanîf dini üzerinde yaşamışlar, Mekke müşriklerinin düştüğü putperestliğe bulaşmamışlardır.

Peygamber Efendimizin (a.s.m.) annesi Âmine, babası Abdullah ve dedesi Abdülmuttalib’in imanı hakkında kendisine sorulan bir sual vesilesiyle, Bediüzzaman şu kısa izahı getirir.

“Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın peder ve valideleri ehl-i necattır ve ehl-i Cennettir ve ehl-i îmandır. Cenab-ı Hak, Habib-i Ekreminin mübarek kalbini ve o kalbin taşıdığı ferzendâne şefkatini elbette rencide etmez.”4

Yani: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) baba ve anneleri kurtuluş ehlidir, Cennet ehlidir ve iman ehlidir. Cenab-ı Hak Sevgili Habibinin mübarek kalbini ve o kalbin taşıdığı şefkati elbette rencide etmez.

1 Tirmizî, Menâkıb: 1.
2 Sahih-i Buharî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, 9: 272.
3 İbni Sa’d. Tabakat, 1: 60.
4 Mektubat, s. 361.

Mehmed Paksu - Aileye Özel Fetvalar

Sorularla İslamiyet Editör

17 Mar

Mahşer’den Cennet’e yolculuk başlar

Mahşer’den Cennet’e yolculuk başlar,
Mü’minler aşk ile koşmaya başlar,
Yolları Sırat Köprüsü’ne uğrar,
Günahı olmayan O’nu da aşar.
Sırat’ı geçmeden kurtuluş yoktur,
Cennet’e gidecek başka yol yoktur.
Cehennem’in üzerine kurulur,
Altında gayyalar kaynayıp durur.
Buhar, duman, alev insanı yakar,
Cehennem patlayıp ateşin saçar.
Dalga dalga ateşler dehşet saçar,
Günahkârı, günahı kadar yakar.
Etleri kebap gibi yanar, kokar,
Yağları eriyip, ateşte yanar.
İmanı zayıf, günahı çok olan,
Yana, yana yürümeye çalışan,
Bazen tökezlenir, düşer, yıkılır,
Kalkar, üç, beş adım atar, yıkılır.
Her günahı kadar düşüşü vardır,
Duyduğu zevk kadar yanışı vardır.
Düşüş nedenini bilir, ahh! ahh! der,
Ne olur, bana da yardım edin, der.
Son günahlar yakılır, temizlenir,
Çünkü Cennet’e temiz girilir.

Günahları Dünya’da bırakanlar,
Yük edip mezara taşımayanlar.
Tevbe edip İslam’a sarılanlar,
Dîn’e ve İslam’a sahip çıkanlar.
Kur’an okuyan namazın kılanlar,
Kaza namazını tamamlayanlar,
Kul hakları ile helallaşanlar,
Yüce Mevla’ya tam teslim olanlar,
Sırat köprüsünü korkmadan geçer,
Hafif, ılık bir hararet sezerler.
Peygamberler ışık hızıyla geçerler,
Sıddîklar, şehitler peşinden gider.
İmanın ruhsal zevkine erenler,
Dünya’da aşk ile ALLAH diyenler.
Onlar da yıldırım gibi geçerler,
Cehennem’i, zebaniyi görmezler.

Günahları çok olanlar geçemez,
Yana, yana üç, beş adım gidemez.
Zebaniler, ejderhalar saldırır,
Günahkârlar Cehennem’e atılır.
Zayıf imanla gidemez, yorulur,
Alevler, buharlar, yakar kavurur.
Cehennem onları içine çeker,
Zebaniler sevinir, bayram eder.
Günahları çok olanlar geçemez,
Ateşte yanmadan temizlenemez.
Düşerler Cehennem’in ortasına,
Korkunç zebanilerin arasına..

Gelin kardeşlerim, tevbe edelim!
İslam’a, Kur’an’a hizmet edelim.
Zayıf imanla yola çıkmayalım,
Günahı oraya taşımayalım.

17 Mar

…Yusuf-u Züleyha…

Ey örtüsüne bürünen gece kadar güzel sevgili
Şimdi gerçekten bir rüya,tamamlanmış bir fetihsin bana
Merhaba ey yollarına döküldüğüm
fetri cana safa gelen merhaba
Ey akıncılarımı barındıracak şehir
Benim şehrim merhaba…
Boyuna kanıyor,nasıl süzülüyorsa,akıyorsa Nil,
Öylece akıyorsun içimdeki şehirden
Şehirler ki; tüm tebaası sen
Şehirler ki; tebaaya hayat veren sen
Şehirler ki; en girilmez kapıları sana ram olmuş
Benim efendim merhaba
En alt basamaktan yola çıkıpta
On sekiz bin alemin kendisi olan merhaba…
Çok mu yoruldun gecenin ordularını aşarken
Çok mu çıkmazlardan geçti yolun bana gelirken
Gözlerimle gören deniz gözlerinle
Ağladığım merhaba
Ey yağmurun sevgilisi
Ey Mısır’ın yorgun ve siyah gülü…
Irmak olarak bana çıkacaksın unutma
Gül dikenine dayayıpta sinemi
Öleceğim unutma
Ey arka bahçelerin incisi
Ey adım adıyla bile yazılacak olan merhaba
Seni buldum tamamlandım merhaba
Şimdi üzerinden güneş geçen aydınlık bir duvara
Parmağımın ucuyla
Bir ‘Z’ çizdim, ben:Yusuf
Yanına bir ‘Ü’,sonra bir ‘L’
Sonra ‘E’, sonra ‘Y’ ve ‘HA’
ZÜLEYHA…merhaba…
Bir nar çiçeğine yürüdüm mevsimler boyu
Bir çöl yorgunluğu çöktü üzerime
Bir vaha sekinesi indi kalbime
Kuyunun dibindeyim kervanlar bulsun istemem
Gömleğim kanlar içinde
Köle pazarında satıldım ya
Sensiz geçer akçem yok aşk mezadında
Ah benim devletim,ah benim ülkem
Benim ömrüm
Merhaba…
Ben Yusuf,sınanmış bir kalbin sahibiyim
Şöyle buyur,bu kalp senin efendim
Şimdi ben Yusuf,tut ki, Mısır’a azizim,efendim
Boynumdaki künyede hala vasfım yazılı:”ZÜLEYHA’YA KÖLEYİM”…

17 Mar

muhabbet ateşi hizmetle artar

Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Bir kavmin efendisi onlara hizmet edendir” sözüyle ümmetine bir ölçü ve hedef belirliyor. Kur’an ve sünnete her halleriyle tabi olmuş dostları da, Peygamber Efendimiz’in hedef gösterdiği, büyük manevi kazançların elde edildiği hizmet kapısından içeri girerek yüksek makamlara ulaşmış ve vuslata ermişlerdir. İnsanlığa hizmet yolunda muhabbetle elde edilen manevi güzellikler kişiye mülktür. Hizmet, insanın zikrine ve düşüncesine destek olur.
Çünkü zikirle yanan muhabbet ateşi hizmetle artar ve çoğalır. Böylece yüklendiği her iş insana kolay gelir. Şah-ı Nakşibend Hazretleri “Ben bu yolda ne elde ettiysem, hizmetle elde ettim. Bu yola herkes bir kapıdan girdi. Ben de hizmet kapısından girdim” der.
Dergaha odun taşıyan Yunus Emre, eşsiz bir sadakatle mürşidinin dergahında hizmet eden Gavs-ı azam Seyyid Abdülhakim Bilvanisi Hazretleri gibi bütün dostları hizmet kapısından girerek ilahi mükafatlara mazhar olmuşlar.
Bulunduğu topluluk içinde hizmet eden kişiyi o topluluğun efendisi olarak niteleyen Rasulü’nün ashabı arasında görev paylaşımı yaptığı görülmektedir. Müritlerine farklı iş ve hizmet verme hususunda Peygamber Efendimiz’i örnek alan dostları da müritlerine manevi kabiliyetlerine göre farklı amel ve hizmetler vermişlerdir.

Hizmet ehli iltifat beklemez

“Kim bir din kardeşinin ihtiyacını gidermek için çalışır ve sıkıntısını giderirse bu yaptığı onun için on senelik itikaftan daha hayırlıdır” diyen Efendimiz (s.a.v) en hayırlı insanın diğer insanlara daha çok faydası dokunan olduğunu da bizlere bildirir.
Sadat-ı Kiram’ın büyüklerinden Seyyid Abdülhakim Bilvanisi Hazretleri, mürşidi Şah-ı Hazne’nin yanında kaldıkları uzun süre içinde mürşidinin ona hiç iltifat etmemesine rağmen durmaksızın hizmete devam ettiğini anlatır. Günler geçtikçe hizmete ve dergaha sevgisi, mürşidine muhabbeti artar. Hizmeti süresince etrafındakilere “Bu dervişlerin hepsi adeta birer veli, ben ise günaha batmışım” düşüncesiyle bakmıştır. Kendini bulunduğu yere layık görmezken; “O, bana merhamet etti, dergahında ve gönlünde yer verdi” demiştir. 
 
     

17 Mar

Musafaha ve El Öpmek

Huzeyfe (R.A)’den rivayet edilen hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle buyurmaktadır:

   ”Bir mü’min bir mü’min kardeşiyle karşılaştığında selam verir ve musafaha ederse ikisinin arasında ki günahlar kurumuş ağaçtan dökülen yapraklar gibi dökülmektedir.” (Taberani)

   Katade (R.A) anlatıyor: “Ben Enes bin Malik (R.A)’e sordum: “Ya Enes! Hz. Peygamber (S.A.V)’in Ashabı arasında musafaha varmıydı?” “Evet!” dedi.” (Buhari, Müslim)

   İbn-i Ömer (R.A)’den rivayet edilen hadis-i şerifte şöyle anlatılıyor:

   ”Biz Hz. Peygamber (S.A.V)’e yaklaştık ve onun elini öptük.” “Biz işlerimizi acele ile bitiriyor ve gidip Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in elini ve ayağını öpüyorduk.” (Beyhaki)

   Hz. Ömer (R.A) Şam’a geldiği zaman Şam valisi Ubeyde bin Cerrah onu karşıladı ve elini öptü. Bir mü’min’in bir kardeşi ile karşılaştığı zaman selam vermesi müsafaha yapması, kucaklaşması İslam adaplarından bir adaptır. Hz. Peygamber (S.A.V)’in buyurduğu gibi o iki kişinin günahları kurumuş yapraklar gibi dökülmektedir.

   Ey nefsim!

   Ve yine nasıl Ashab-ı Kiram Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in elini Hz. Ömer (R.A)’in elini öpmüşler ise; bizlerde bu zamanda salih kimselerin elini öperek Hz. Peygamber (S.A.V)’in ashabına mutabaat yapmış oluruz

© 2010 islamiNesil Portal

Designed by best linux hosting -- Made free by | business web hosting uk | vps hosting | Colocation Hosting |