Anayasa Paketi Referandumu 2010 Anketi

Referandum Anketine Katılmak İçin Alttaki Adrese Tıklayınız..
http://www.islaminesil.com/referandum-2010-anketi-t22722.0.html
Ağu
26

Referandum Anketine Katılmak İçin Alttaki Adrese Tıklayınız..
http://www.islaminesil.com/referandum-2010-anketi-t22722.0.html
Tem
20

Cennetim Olur musun?
Elini tutsam, dünyanın öbür ucuna benimle birlikte gelir misin?
Bekle desem, dünyanın bir ucunda beni bekler misin?
Denizimde fırtınalar çıktığında limanım olur musun?
Karanlık bastırdığında deniz fenerim, hava açınca yıldızlarım olur musun;
Bulutlar göğü kapladığında pusulam?
Mihengim, turnusol kağıdım olur musun?
yüreğimin suyu bulandıkça onu durultacak iksirim?
Kapılar kapandığında kapım, yollar aşındığı vakit yolum, saklanmak istesem duvarım olur musun?
özgürlüğüm ve mapusanem?
Üşürsem evim olur musun? yorganım, ana kucağım?
çölümde vaha olur musun? vahamda hurma ağacım?
Dağın tavşanı, çölün ceylanı, gecenin hayalleri bağrına bastığı gibi beni bağrına basar mısın?
şak şak yarılsa bile gökten umudunu kesmeyen kıraç tarlalar gibi umut bağlar mısın bana? gitmek istersem kanatlarım olur musun?
kalmak istersem ayağımda prangam?
Hurilerim olur musun?
kudret helvam ve bıldırcınım?
soğanda sarımsakta gözüm yok, tih çölü sürgününde gözüm yok. ateş almaya gidersem, kırk vakit sonra dönsem bile aynı yerde beni bekliyor olur musun?
Kavmim beni terk ederse ve ben kavmimden kaçarsam, bir kez arkana bakmadan arkamdan gelir misin?
Ot bitmeyen bir vadide yalnızca Allah (c.c)’a emanet edip gidersem, sen de beni kınamaksızın O’na güvenir ve sa’y eder misin? Ümidimi kaybettiğim anda ümidim, neş’emi kaybettiğim zamanlarda coşkum, kalbim işgale uğrarsa halaskârım ve rehberim olur musun?
Arkadaşım, yoldaşım, sırdaşım, enîsim, huzûrum, sürûrum, nûrum, zînetim, nîmetim, cennetim olur musun?
Tem
20

Şa’bân-ı Şerifin Fazileti
الرحيم
حم والكتاب المبين انا انزلناه في ليلة مباركة
انا كنا منزرين فيها يفرق كل امر حكيم
Aziz ve Muhterem Müslümanlar!
Bu gün idrak etigimiz mübarek Şâban ayı, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’in ayıdır. Şâban ayı, “Şerefli, ulvî, berâta erdirici, ilâhî ihsâna kavuşturucu, mü’minlere rahmet ve kâfirlere gazap olan ilâhî nûra nâil edici”bir ay olarak târif edilmiştir.
Bu ayın birinci gecesinde, yani persembeyi cumaya bağlayan gece, her rek’atte bir Fâtiha üç Âyetü’l-Kürsî ile bir tesbih namazı kılınır. (Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neşriyat)
Bu mübârek aya hürmet ve tazim ise çok oruç tutmak ve çok Salavâtı şerife okumakla olur. Zira Efendimiz (s.a.v) buyuruyorlar ki;
“Kim Şa’bân-ı şerifin evvelinden, ortasından ve sonundan üçer gün oruç tutarsa, Cenâbı Hak onun için 70 Nebî’nin ibâdet sevâbını yazar. O kişi 70 yıl Allah’a ibâdet etmiş gibidir. Eğer bu sene içinde ölecek olursa şehît olarak ölmüş olur”
Bu ay Efendimiz (s.a.v)’in kendisine izâfe ettiği bir ay olması münâsebetiyle Salavât-ı şerifeye devam etmelidir.
Salavât: Allah’tan rahmet, meleklerden istiğfâr, mü’minlerden duâ mânâsına gelir
Çok salavât-ı şerife okumak, okuyanın Peygamberi ile ünsiyet etmesine sebeptir. Kişinin Ümmet-i Muhammed’den olduğuna delâlet eder ve Efendimiz (s.a.v)’e yaklaşmaya vesîledir. O kimsede Peygamber sevgisi olduğunu gösterir. “Kişi sevdiğini çok anar.” Hadis-i şerîfi buna delildir.
Cenab-ı Hakk’a sonsuz hamdü senalar olsun ki; Receb-i şeriften sonra bizleri, Efendimiz (s.a.v.) in ayı olan Şa’bân-ı şerife ulaştırdı.
Ashab’dan Üsâme bin Zeyd (r.a) Rasûlullah (sallAllahu aleyhi vesellem) Efendimize hitâben: “Ya RasûlAllah, Şa’bân-ı şerifte tuttuğunuz oruç kadar hiçbir ayda oruç tuttuğunuzu görmüyorum.” dediğinde Efendimiz (s.a.v)şöyle buyurdular.
“Şa’bân-ı şerif; Receb-i şerifle Ramazan-ı şerif arasında öyle bir feyizli aydır ki; insanların ekserisi bundan gafildir. Bu ayda ameller Alemlerin rabbine yükseltilir. Bu sebeple ben de amellerimin oruçlu iken yükseltilmesini istiyorum”
Hadis-i şerifde Efendimiz (s.a.v) “Receb-i Şerif, Allah’ın ayı, Şa’bân-ı Şerif benim ayım, Ramazan-ı Şerif ümmetimin ayıdır.” buyurdular.
Şa’ban ismi; Beş harften teşekkül etmiş olup, ifâde ettiği bir çok mâna olmakla beraber hayırlar bu ayda şubelendiği için kendisine bu isim verilmiştir. Ayrıca Şa’bân kelimesindeki (Şın), şeref ve şefaate, (Ayn) izzet ve keramete, (Be) birr u ihsana ve berâate. (Elif), ülfet ve muhabbete (Nun) ise Allah’ın nuruna delâlet eder. Aynı zamanda (Be) harfinin kelimenin tam ortasında olması bu ayın ortasının Berâet gecesi olmasına işârettir.
Kader, kaza, ölüm, doğum, rızk ve sâir hususlar bu ayda görüşülüp karara bağlanacağından ve en mühimi Efendimiz (s.a.v)’in ifadesiyle “Ameller bu ayda Allah’a arz olunacağından” Receb-i şerife gösterilen hürmet ve tazim bu aya da gösterilmeli hatta daha uyanık ve hassas olunmalıdır.
Efendimiz (s.a.v) bir başka Hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadırlar.
“Kim ki Şa’bân-ı şerife hürmet ve tazim eder, Allah’tan korkar ve Allah’a itaat edip nefsini günâh işlemekten korursa, Cenâb-ı Hak onun günâhlarını mağfiret eder. O sene içinde başına gelecek belâ, musîbet ve hastalıklardan emin kılar.”
Bu ayin on dördünü on besine baglayan gece mübarek Berat kandilidir. Berat kelimesi, günahtan, suçtan, borç ve cezadan kurtulmak manalarına gelir.
Bu gece birçok Müslüman, günahlarından kurtulup Allahû Teâlanın af ve mağfiretine erişir. İlahi ihsana nail olur. Gönülleri nurani hava ile dolup taşar.
Bakiniz rasülüllah efendimiz mübark hadisi seriflerimde bizlere neler ifade ediyor.
قال رسول الله صلي الله عليه وسلم ـ
من احيا الليالي الخمس وجبت له الجنة ليلة الروية وليلةالعرفة وليلة النحر وليلة الفطر وليلة النصف من شعبان ـروح البيان جلد 8
قال رسول الله صلي الله عليه وسلم
من صلي في هذه الليلة مأة ركعة ارسل الله تعالي اليه مأة ملك .ثلاثون يبشرون با لجنة وثلاثون يأمنون من عذاب النار وثلاثون يدفعونه عنه آفات الدنيا وعشرة يدفعونه عنه مكايد الشيطان ـروح البيان جالد 8
Müfessirlerden bir kısmı Kur’an-ı Kerimin mübarek bir gecede indirildiğini
beyan eden Duhan Suresinin ilk ayetlerinin Berat gecesi ile ilgili olduğunu belirtirler.
بسم الله الرحمن الرحيم
حم والكتاب المبين انا انزلناه في ليلة مباركة انا كنا منزرين فيها يفرق كل امر حكيم
Peygamber Efendimiz, Berat gecesinin içinde bulunduğu Şaban ayında nafile oruç tutmaya özen gösterirdi. Bunun sebebini soranlara: Bu ayda ameller Alemlerin Rabbine yükseltilir. Ben amelimin, oruçlu bulunduğum bir halde arz olunmasını isterim;[1] cevabını verirdi.
Bir hadis-i şeriflerinde: ;Şaban ayının onbeşinci gecesi oldumu, onu ibadet ve taatla geçirin. Gündüzünde de oruç tutun. Zira Allahu Teâla o gece dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve: Yok mu tevbe eden, onu affedeyim. Yok mu rızık isteyen, ona rızık vereyim. Yok mu bir hastalığa müptela olup şifa isteyen, afiyet vereyim. Yok mu daha başka isteği olan. Yerine getireyim der. Bu hal tâ sabaha kadar devam eder,[2] buyurmuşlardır. Diğer taraftan Rasulullahın, Şaban ayının 15. gecesinde Kelb Kabilesinin koyunlarının kılları sayısından daha çok kişinin bağışlanacağını bildiren hadisi de, bu gece af ve mağfiretin sınırsızlığına işaret eden bizler için ne güzel bir müjdedir.[3]
Bu mübarek gecede hayrın, bereketin ve güzelliklerin sağanak sağanak yağmasına rağmen; o manevi ziyafetten nasibini alamayacak, o mana denizinde yıkanıp arınamayacak olanlar da Allaha şirk koşanlar, içinde sönmez bir kin ve tükenmez bir düşmanlık besleyenler, akrabaları ile ilişkiyi kesenler, kibirli ve gururlu olanlar, ana-babaya asi olanlar, içki içmeye ısrarla devam edenler,[4] olarak beyan edilmiştir..
Muhterem kardeslerim.
Her canlı ölümü tadacaktır Hiç birimizin elinde yarına çıkacağımıza dair bir garanti yoktur. Ölümü akıllarından bile geçirmeyen, daha gencim, önümde uzun bir ömür var diyerek avunan nice kardeşimizi şu geçen bir yıl içinde dünya evinden ahiret yurduna uğurlamadık mı? O halde; Allah (c.c.)ın biz Muhammed ümmetine bahşettiği bu geceyi en güzel şekilde değerlendirelim. Böyle mübarek geceleri bir ganimet bilelim. Rabbımızın açık olan tevbe kapısına yönelelim. Kin ve düşmanlık duygularını terk ederek birbirimizi sevelim. Akraba ve komşularımızla tebrikleşelim. Anne ve babalarımızın hayır dualarını alalım. Çevremizdeki öksüz, kimsesiz, fakir, muhtaç ve hastaları ziyaret ederek onlara yardımcı olalım. Bu geceyi kaza namazı kılmak, Kuran-ı kerim okumak, Peygamber Efendimize salatu selam getirmek, dua ve istiğfarda bulunmakla ihya edelim.
——————————————————————————-
[1] Nesai Sıyam 70.
[2] İbn Mace, ikame 191.
[3] Tirmizi Savm, 39.
[4] Müttaki, Kenzul Ummal, XII, 316 (35184); et-Tergib vet. Terhib,
Müteallim
Tem
20

“Mizah” kelimesinin manası
Ömer bin Abdülaziz hazretleri buyurdu ki: “Allah’tan korkun ve mizah yapmaktan kaçının. Mizah kin gütmeye ve kötülüğe sürükler! Kur’an-ı kerim ile konuşun ve Kur’an’ın gölgesinde oturun. Eğer Kur’an size ağır gelirse o zaman güzel bir konuşma yapın, güzel şeyler konuşun!”
Hazreti Ömer yanındakilere sordu: “Mizaha neden mizah denildiğini bilir misiniz?” “Hayır, bilmeyiz!” dediler. Hz. Ömer, “Çünkü o (mizah) sahibini haktan kaydırır. Onun için ona kaydırmak mânâsına gelen ‘mizah’ kelimesi ad olarak verilmiştir.”
Hazreti Ömer, “Mizah yapan bir kimse, vekarını kaybeder, hafif görülür” buyurdu.
Denildi ki: “Her şeyin tohumu vardır. Düşmanlığın tohumu da mizah yapmaktır.” Deniliyor ki: “Mizah, yasağı ortadan kaldırır ve dostları ayırır.”
Muhammed bin Münkedir der ki: “Annem bana ‘Ey oğul! Çocuklarla şakalaşma ki onların yanında kıymetin düşmesin’ derdi.”
Hz. Muaviye’nin azadlısı Kasım şöyle anlatır: “Bir bedevî Resullaha ürkek bir devenin sırtında olduğu halde gelip selâm verdi. Hazreti Peygambere bir şey sormak için yaklaşmak istediğinde deve ürkerek kaçtı. Bu manzara karşısında Eshâb-ı kirâm güldüler. Deve ise bu huysuzluğunu birkaç defa tekrarladı. Sonra adamcağızı düşürüp ölümüne sebebiyet verdi, ‘Ey Allahın Resûlü! O göçebe, devesinin sırtından düşüp öldü’ dediler. Resulullah Efendimiz şöyle buyurdu: Evet, o öldü, fakat sizin de ağızlarınız onun kanıyla dopdolu olduğu halde!..”
Yahya bin Muaz buyurdu ki: “Dört şey, mümini gülmekten alıkoymalıdır: Ahiret işleri, geçim derdi, günahların verdiği sıkıntı, musibetlerden gelen elem.”
Hasan-ı Basri hazretleri de, kahkaha ile gülen bir gence, “Oğlum, Sıratı mı geçtin veya Cennete gideceğine dair bir garantin mi var da böyle gülüyorsun?” buyurmuş, o gencin de bir daha boş yere güldüğü görülmemiştir.
Hz. Ömer, “Çok gülenin heybeti azalır, çok şaka yapan ciddiye alınmaz” buyurdu.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “İnsanları güldürmek için yalan söyleyenlere, yazıklar olsun!”, “Çok gülen hafife alınır. Şakası çok olanın da vakarı gider.”
mehmet oruç
Tem
20

Haz ve huzur
Günümüz insanı, hayatı haz ve eğlence odaklı algıladığından, mevcut güç ve enerjisini haz peşinde harcıyor ve bunu da dolu dolu yaşamak şeklinde tanımlıyor. Böyle bir hayat felsefesiyle hareket eden kişi, günden güne sığlaşarak, geride boş ve mesnetsiz avuntulardan oluşan bir miras bırakıyor ve aşkın değerlerden uzaklaşan, hazların peşinde koşan nesillerin ebeveynliğini yapıyor.
Oysa insanın varoluşsal amaçları, aşkın hedefleri ve sorumluluk bilinci vardır ve hazzın da ötesinde yer alan huzura, ancak bu perspektifte yer almakla ulaşılabilir.
Erdem, fazilet, ibadet, iyilik, kulluk…gibi ulvi değerlerden uzak, sorumluluk bilincini yitirmiş kişi ister istemez, bir anlam kaybına, anlam boşluğuna düşüyor. Böyle bir insan kendisine ve çevresine yabancılaşıyor, adeta, karanlık bir tünelde kendini, benliğini yitirdiği varlığını arar gibi o boşluğun içinde sürüklenip kalıyor. Varoluşsal gerçeğinden uzaklaşan insan, anlam kaybı, hedefsizlik, belirsizlik ve bunların oluşturduğu boşluğu bir yerde hazlarla telafi etmeye çalışıyor.
Hazlar, meşru ölçüler içinde algılandığında, doğal kabul edilip, insanın dokularına hasar vermezken, bu sınırı aştığında, gayri insani tutum ve davranışların müntesibi oluveriyor. Bugünün insanı için, artık bu sınır çoktan kalkmıştır ve artık haz deyince meşru kılınan, okumak, başarmak, yemek, dostluk kurmak, ibadet etmek, kul olmak… gibi temel dinamiklerimizin hayat bulduğu hoşnutluk akla gelmiyor. Aksine, aşırıya kaçan davranışlar, gayri meşru ilişkiler, şiddet ve delinen sınırlar geliyor.
Bizler iyiliklerden süzülüp gelen iç rahatlığını, hoşnutluğu haz kavramının ötesinde huzurla tanımlarız, huzurla ifade ederiz. Müslüman toplumların hayatında, huzur çok daha değerli ve evladır, öncelenmiştir. Çünkü haz dünya kaynaklıdır ve ömrü de maddi dünya gibi geçicidir oysa huzurun bir ayağı sonsuzluğa akmakta ve kaynağı imandan çağıldamaktadır. Esasen, insanın en büyük ihtiyaçlarından biri de budur, yani huzurdur. Her insan, farklı alanlarda, farklı kılıflarda huzurunu arar aslında ama bunun farkında değildir.
Dünyaya dair aldığımız lezzetler, eğer nefsinizden veya aldatıcı heveslerinizden kaynaklanıyorsa bunun size vereceği heves ve haz geçicidir, bu dünyayla sınırlıdır. Ama hissetiğiniz, duyumsadığınız lezzet insanın imanından hidayetinden çağıldıyorsa bu kişiye dünyada da ahirette de huzur olarak geri dönecektir. Bu anlamda huzur, daha derin daha köklü ve daha kalıcıdır. Zira hazlar çok kısa süreli ve geçicidir.
Günümüzde, insanın, kendi köklerinden kopması ve özüne yabancılaşması, kışkırtıcı akımların ya da, ya da eylemlerin cesaretini arttırmıştır. İnsanın bu boşluğunu fırsat bilen, bazı yazılı ve görsel basın araçları da kışkırtıcı programlarıyla bunu özellikle genç nesillerin zihinlerine, algı eşiklerine yavaş yavaş işliyorlar. Nasıl uyuşturulduğu hiç fark etmeyen kişiler, boyalı camın ardından lanse edilen gayri meşru ilişkileri, israfa varan harcamaları, eğlenceleri, şatafatlı hayatları, garip skandalları… modelleyerek bir haz arayışına çıkıyorlar.
Böyle bir hayatın peşine takılmak, insanın kolayına geliyor. Çünkü hazzın içinde emek, yok, gayret yok, alın teri yok,.. Hayatı böylesine sığ bir süreçten ibaret sanan kimseler, bütün insani kalıpları, sınırları acımasızca yırtarak, vahşileşiyor ve kimliğini varlığını nereden gelip nereye gittiğini unutuyor. Buna meşru olmayan, haram olan, yasaklanan her şeyi ekleyebiliriz.
Elbette hazların meşru olduğu alanlar da vardır. Daha önce de söylediğimiz gibi buna daha çok huzur demek doğru olur. İnsan, Allah’a ibadet etmekten, kul olmaktan, zikir ve tefekkür etmekten, sanat üretmekten iyilik yapmaktan, sanat üretmekten, şiir yazmaktan, çocuk büyütmekten, araba kullanmaktan, bahçeyle uğraşmaktan… Huzur duyar. Kişi bu dönüşümlerini kulluk bilinciyle yaparken, insani hasletlerini doruk noktasında yaşar, bir sorumluluk bilinciyle hareket eder ve yaşadığı şey hazzın ötesinde huzura dönüşür.
fatma tuncer
Tem
18

Kur’an’la Canlı Bir Bağlantı İçinde Olmak
Doç. Dr. Fahreddin Yıldız
ALLAH’ın kendini insana en çok tanıttığı ve açtığı alan, hiç kuşkusuz kelâmdır. Tarih boyunca yüce ALLAH’ın varlıkla ilişkisi kelâmla kurulmuş, O’nun birliği, sıfatları ve insanlara yönelik buyruklarının anlatılması, sözün imkanları içinde insanlara sunulmuştur. Bu yüzden Kelamullah hem yaratıcı, hem buyurucu, hem de ahlâki olanı belirleyicidir.1
ALLAH, evreni yaratmak suretiyle realiteyi insanın gözleri önüne sermiş, kelamı ile de hakikati arama kılavuzunu insana vermiştir. Kelamullah, Peygamber(as)’le ALLAH arasındaki ilk diyalog ortamından çıkıp kitaplaşmış, Kur’an olarak yazılı bir metin haline geldikten sonra da hiç değişmeden bize kadar ulaşmıştır.2 Öyleyse insana düşen görev, kendisini ilahi kelama teslim edip Kur’an’la canlı bir bağlantı içine girmektir. Çünkü insanın kendi türü içinde gelişip olgunlaşması ve hidayete ermesi, İlahi kelamla sürekli ve canlı bir ilişki içine girmesine bağlıdır. Böyle bir ilişki, insanın zihnini, bilincini ve kalbini Kur’an’a açık tutması; onu anlayıp tatbik etmesiyle sağlanabilir.
Kur’an’la canlı bağlantı içinde olmanın en güzel örneğini Peygamber(as) ortaya koymuştur. Onun Kur’an’la bağlantısı, Cebrail’in kendisine getirdiği vahiylerle başladı. Bu vahiyler daha sonra onda bir meleke haline geldi; göğsünü ferahlattı ve belini kıran yükten onu kurtardı.3 Peygamber(as)’in üstün ahlakı temsil etmesi, onun Kur’an’la son derece canlı ve kapsamlı bir bağlantı içine girmesinden ve hayat tarzının Kur’an’a dayanmış olmasından kaynaklanır. İşte bu yüzdenPeygamber(as) Kur’an’ın yaşayan modelidir; onun kişiliği de insanın ve imanın kemalidir.4
Canlı Hitap
Kur’an, birilerinin oturup yazdığı bir kitap değil, ALLAH’tan insana yönelik canlı bir hitaptır. Onun bu özelliği asla gözden uzak tutulmamalıdır. Eğer Kur’an’ın bu özelliği gözardı edilirse, insanlara yol göstermek ve onlara bir hayat görüşü sunmak için gönderilmiş olan Kur’an, asli işlevinden uzaklaştırılıp anlaşılmaz bir kitap haline getirilmiş olur. Halbuki Kur’an’ın, insan hayatına ve davranışlarına yönelik bir kastı vardır. Öyleyse onun, günlük hayatımızla ve davranışlarımızla irtibatının sağlanması kaçınılmazdır. Çünkü Kur’an’ın hedefi, yüksek değerleri insan hayatına katmak ve insanları o değerlere yöneltmektir.
Kur’an’ın ilgi merkezi, insan ve onun davranışlarıdır. Kur’an’a göre ALLAH, sadece en kudretli ve en yüce değil, aynı zamanda çok merhametli ve çok şefkatlidir. Evrendeki olaylar, O’nun aşkınlığı kadar içkinliğini de gözler önüne sermektedir. Özellikle insan söz konusu olduğunda, “ALLAH ona şah damarından daha yakın” olmakta5; ne zaman başı dara düşse “yakarışını duymakta ve ona mukabelede bulunmaktadır.”6 Görüldüğü gibi Kur’an’dan salt aşkınlık çıkarılamaz ve ALLAH göklere kapatılamaz.
Kur’an’a göre ALLAH sadece aşkın değil, aynı zamanda yetkin ve içkindir. Nerede olursak olalım O bizimle beraberdir.7 İnsanın kendini ahlaki helaktan kurtarması, bu idrake sahip olmasına bağlıdır. Bunun için Kur’an, çağrısına kulak tıkayanları azap ve helakla uyarır.8 Bundan maksat, insanın içinde bulunduğu durumun vehametine dikkat çekmek; insan aklını ve kalbini hakikati kabullenecek hale getirip ona üstlendiği şerefli görev ve sorumluluğu hatırlatmaktır.
Sahte Bilinçlenmeden Kurtulmak
İnsanları, İslam dışı arayışlara iten tüm ideolojiler ve düşünceler, sahte bilinçlenmenin ve toplumsal felcin bir sonucudur. Onları bu durumdan kurtarmak ve Kur’an’la canlı bir bağlantı içine girmelerini sağlamak için yapılması gerekenleri şu şekilde özetlemek mümkündür:
a) Kur’an’ın, insana ve insanın ürettiklerine verdiği anlam ve değeri, insana iade etmek. Çünkü Kur’an’a göre insan, hem hazır değerler alma, hem de kendi adına değerler üretme potansiyeline sahip olan bir varlıktır.9
b) Her insana, Kur’an’la doğrudan muhatap olma, onun üzerinde düşünme ve fikir üretme hakkını vermek; yani aklı fonksiyonel kılmak. Dünyada Kur’an’la canlı bağlantı kuramayıp ölüme inkar günahıyla yakalananların ahiretteki şu itirafları, yapılan bu tespiti doğrulamaktadır. 10
c) Bilgide tek kişinin otoritesini veya bilgiçlik taslamayı reddetmek. İlim, ALLAH’tan ödünç değerler almak, hikmet de ondan yeni değerler üretmektir. Bu konuda herkes, aynı hakka sahiptir. Çünkü “ALLAH, dilediği kimseyi bilgice yüksek düzeylere çıkarır; fakat her bilgi sahibinin üstünde her şeyi bilen (ALLAH) vardır.”11
d) Din kisvesine bürünen ancak Kur’an’a göre yanlışlığı aşikar olan batıl inanışlarla ve İslam dışı anlayışlarla irtibatı kesmek. Kur’an, kendi çağrısına kulak tıkayanların durumlarını şöyle sorgular: 12 Görüldüğü gibi Kur’an’la irtibat kurmak için sahte bilinçlenmeden kurtulmak, alışkanlık yoluyla benimsenen değerleri Kur’an’la test edip yeniden iman etmek gerekiyor.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, Kur’an’la sürekli ve canlı bağlantı içinde olan insan, şeytan hilelerine kanmaz, İslam’ı doğru anlar, inancına şirk, dine de hurafe katmadan yaşar. Dileyelim insanlık, en kısa zamanda Kur’an’la canlı bir bağlantı kursun ve onun gösterdiği hedeflere doğru yol alsın.
Dipnotlar: 1- Bkz. Yasin 36/ 82; İsrâ 17/ 22-38 vb. 2- Bkz. Hicr 15/ 9 3- Bkz. Şerh 94/ 1-3 4- Bkz. Kalem 68/ 4 5- Bkz. Kâf 50/ 16 6- Bkz. Bakara 2/ 186 7- Bkz. Hadid 57/ 4 8- Bkz. Kalem 68/ 44-45; İsrâ 17/ 58 vb. 9- Bkz. Bakara 2/ 31-33 vb. 10- Mülk 67/ 10 11- Yusuf 12/ 76 12- Mâide 5/ 104.
Kışlalı Suikasti / Bu Defa Şerbetliyiz
21 Ekim Türkiye’de yine bir “bomba günü”ydü. Bu sefer hedef Ahmet Taner Kışlalı’ydı. Arabasının üzerine paket halinde konan bomba Kışlalı’nın paketi eline almasıyla patladı ve Kışlalı öldü. 1977′de Ecevit hükümetinde Kültür Bakanı olarak görev yapmıştı. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim görevliliği yapıyor, Cumhuriyet gazetesinde de yazıları yayımlanıyordu.Ayrıca Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Atatürkçü Düşünce Derneği’nde yöneticilik yapıyordu.
Aslında Türkiye’nin gündemini iyi takip edenler, geçmişte yaşanan bazı hadiselerin sonrası ile ilişki kurabilenler tarafından Türkiye’de böyle provokatif eylemler bekleniyordu.”AB’nin Aralık ayındaki Helsinki zirvesine kadar her gün yeni bir şeyler olacak, insan haklan ihlalleri ve tahrikler birbirini izleyecek” deniyordu. Avrupa komisyonu 6 Ekim’de Türkiye’ye destek kararı almıştı. Hatta Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel “Seçilen gün ve hedef fevkalade enteresandır. Olay basit bir cinayet olayı değil arkasında bir takım niyetler ve hedefler olan bir olaydır” diyordu.
Yer ve zaman yine iyi seçilmişti. Cinayetin akabinde bazı eylemler ve hemen irtica söylentileri başladı ama bu sefer Türkiye’nin bilinç düzeyinde, bazı gelişmeler vardı. Uğur Mumcu’nun öldürülmesi sonucu ortaya konan tepkilerde, şimdi ihtiyat payı söz konusuydu. Kendine “irtica ile mücadele” misyonu biçenler bile “birileri”nden bahsediyordu. Anlaşılan Susurluk epey gözleri açmıştı. Medya bile, küllenmeye yüz tutmuş kavgaların alevlendirilmek istenmesinden, geleceğin yeniden belirsiz hale getirilmeye başlanmasından endişe ediyordu. Bu “derin devlet” ve “birileri” gerçekten merak ediliyordu.
Şimdilik Türkiye’de değişen sadece provokasyonlara karşı bir miktar şerbetlenmiş olmamızdan ibaretti.
Tem
18
Müslüman Kimliğinin İki Temeli
Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan
Bildirildiğine göre Peygamber SallALLAHu aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
“Size, sıkı sarıldığınız sürece sapıtmayacağınız iki şey bıraktım: ALLAH’ın kitabı ve Resûlünün sünneti.”(1)
Veda Haccı ile ilgili rivayetler arasında yer alan hadisimiz, efendimizin son tavsiyeleri cümlesinden olma özelliğine sahiptir. Muvatta’daki rivayette açıkça görüldüğü gibi ‘vefatından sonraki günlere yöneliktir. Bu sebeple önemle üzerinde durulması gerekmektedir.
BİLİNDİĞİ gibi “mükemmel” ve son din olarak gönderilen İslâm’ın iki ana temeli kitap (Kur’an) ve Hz.Peygamberin hayatı ve irşadı demek olan sünnettir. Bu iki asl’a ya doğrudan ya da dolayısıyla dayanmayan, bunlardan kaynaklanmayan hiç bir görüş ve uygulama İslâmî bir nitelik taşımaz. Bu sebeple geçmişte alimler, bütün güçleri ile ve ilmî metotlarla bu iki temel kaynağı değerlendirmeye, yaşadıkları devir ve bölge şartlarına göre en uygun uygulama şeklini tespite çalışmışlardır.
Görüş ve uygulamaların böylece “İslâmî bir nitelik” kazanmasını sağlamışlardır. Ayrıca İslâma yabancı ne kadar gelişme ve akım varsa, onlara Kitap ve Sünnet ölçüleriyle karşı çıkarak mücadele etmiş ve toplumların İslâmî niteliklerini korumalarına yardımcı olmuşlardır.
İslâm’ın tartışılmaz ilk iki kaynağı olan kitap ve sünnet, hadisimize göre, Hz. Peygamberden sonraki günlerde de kendilerine “sıkı” hatta “sımsıkı” sarılmak şartıyla, müslümanlar için hidayet ve mutluluk vesilesidir. Bu, Hz.Peygamberin bir müjdesidir. Ancak burada üzerinde durulması gereken kelime, “sıkı, sımsıkı yapışmak” anlamına gelen temessük veya i’tisam’dır. Siz buna “kitap ve sünnete dört elle sarılmak” da diyebilirsiniz. “Resûlünün sünneti” tabirini de Hz. Peygamberin, “peygamberlik görevi icabı olarak bildirdikleri” şeklinde anlamak lazımdır.(2)
HADİS kitaplarımızda gördüğümüz, Kitap ve Sünnete sarılmak (el-i’tisam bi’l-kitap ve’s-sünne ) bahisleri, kitap ve sünnetin İslâm kimliğinin kazanılması ve korunması bakımından arzettiği önemi gösteren ayet ve hadislerle doludur. Hadisimiz, bu ayet ve hadislerin hedefini açık şekilde ortaya koymaktadır: Sapıtmamak…
“… Gerçekten size ALLAH’dan bir nur ve açık bir kitap geldi. Onunla ALLAH, rızasının peşinde gidenleri esenlik yollarına iletiyor ve onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp, dosdoğru bir yola iletiyor.”(3) “Ve topluca ALLAH’ın ipine yapışın (Kur’ana uyun), ayrılmayın.”(4) “… Rabbinizden size indirilenin en güzeline (Kur’an’a) uyun!”(5). “Bu Kur’an, insanlara kafi bir tebliğdir”(6)
“Peygamberin çağırmasını, herhangi birinizin diğerini çağırması ile bir tutmayın (O’nun davetine icabet gerekir)”.(7) İmam Malik’e bir adam gelerek bir sual sordu. İmam, “Resûlul-lah buyurdu ki…” diye cevap vermeye başladı. Adam, “senin” görüşün nedir?” diye imamın re’yini öğrenmek istedi. Bunun üzerine İmam Malik; “ALLAH’ın Rasûlünün emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden, yahut acıklı bir azaba uğramaktan çekinsinler!”(8) mealindeki ayeti okudu. Böylece asıl dinlenecek sözün ve öğrenilecek görüşün Hz.Peygamberin sözü ve görüşü olduğunu vurguladı.
“Kim Resûl’e itaat ederse, ALLAH’a itaat etmiş olur… (9) “ALLAH ve Resûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme ve görme hakkı yoktur. Kim ALLAH’a ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”(10) “Andolsun sizin için ALLAH’ın Resûlünde (uyulacak) güzel bir hayat örneği vardır..”(11)
İSLÂM kimliği ve kişiliği açısından kitap ve sünnetin önem ve fonksiyonunu dile getiren bu ayetler ve bir o kadar da hadis birlikte değerlendirildiği zaman, müslümanım diyenlerin de ince ve yakın plandan tahlile tabi tutulmaları halinde, bu iki temel kaynağa ne ölçüde bağlı ve tabi oldukları yani İslâmî kimliklerinin kalitesi ortaya çıkacaktır. Bu noktada herhalde şu hadisi herkesin ölçü alması gerekecektir: “Hiç biriniz gönlü (arzuları) benim tebliğ ettiğim şeylere tabi olmadıkça (kamil) mü’min olamazsınız.”(12)
DAİMA başı bozuk ve serbest bir yaşayışı hoş gören his ve heveslerin, Peygamber sallella-hu aleyhi ve sellem’in tebliğ ettiği İslâmî esaslara tabi kılınması, günümüzün çok karmaşık ve bunalımlı gidişi içinde, geçmiştekinden daha da önemli ve ciddî bir görevdir. Bugün müslümanların önemli bir kesiminin, duyguların ve İslâm dışı unsurların, propagandaların yozlaştırdığı bir anlayış ve yaşayışa gönül verdikleri inkar kabul etmez acı bir gerçektir. Her hal ü karda kitap ve sünnete bağlı olması gereken müslümanları his ve heveslerinin uydusu görmek, İslâmî kimlik ve kişilik noktasından, toplumda büyük bir hastalığın varlığına işarettir. Hemen hemen herkes kendi his ve heveslerine göre müslüman olmaya özeniyor. Konuları fertler “bana göre”, topluluklar “bize göre” diye yorumluyor, “İslâm’a göre müslüman olma” görevini ihmal ettiğinin farkına bile varmıyorlar. Oysa his ve heveslere göre müslüman olmak değil, kitap ve sünnete göre müslüman olmakla görevli bulunuyoruz.”… Heveslerine uyandan daha sapık kim vardır?”(13) “Kim rabbinin azametinden korkup nefsini, heveslerin sevkettiği kötülükten alıkoymuşsa, varacağı yer hiç şüphesiz cennettir”(14)
KİTAP ve sünnete “sımsıkı” sarılmak ve Hz. Peygamberin getirdiklerine gönülden tabi olmak için öncelikle bu temellerin tanınması ve bilinmesi gerekmektedir. Bu sebeple hadisimiz, kitap ve sünnet’in öğrenilmesi teşvikini en güçlü şekilde dile getirmiş olmaktadır. Kitap ve Sünnet’in öğrenilmesi, onların mes’ele edinilmesine bağlıdır. Bu da ayet ve hadisler üzerinde durup düşünmeğe ve geçmişteki alimlerin yorumları ve anlayışlarını öğrenip değerlendirmekle mümkündür. Müslümanın, anlamak için ayet ve hadisler üzerinde kafa yorması, zaman ayırması, bunun için ihtiyaç duyacağı bilgileri edinmesi kadar güzel ve isabetli bir davranış olabilir mi?
SON zamanlarda gündeme gelen “bilginin İslâmileştirilmesi” teşebbüsleri, bana müslüman kafa ve gönüllerin, hatta İslâmî ilimlerin İslâmileştirilmesi gereğini yani kitap ve sünnet temellerine dayandırılmışlığının araştırılması lüzumunu düşündürmüştür. Kitap ve sünnete sımsıkı sarılmak kuru bir iddia ile olmaz. Bilgi, mümarese ve güçlü bir irade ister. Çevre şartlarının üstüne çıkmak ister. Bütün bunlar da İslâmî kişiliğimizi temel kaynaklarına şuurlu bir şekilde dayandırmak, bunun için sürekli gayret göstermekle mümkün olur.
“ALLAH’a kul olma” temel vasfı ve görevi ile diğer insanlardan farklı ve mümtaz bir konuma sahip olan müslüman, hiç bir gerekçe ile kitap ve sünnet’ten uzaklaşma hakkına sahip değildir. Çünkü onun hidayet üzerine devamı ve iki cihan mutluluğu bu iki asl’a, bu iki peygamber mirasına sımsıkı sarılmasına bağlıdır. Bu gerçek, son peygamber Muhammed Mustafa sallALLAHu aleyhi ve sellem’in yukarıdaki beyanı ile sabittir.
Ayrıca şuna da işaret etmek lazımdır ki, kimlik ve kişilik bunalımına düşmüş, İslâmî vasıftan uzaklaşmış görünen ferd ve toplumlar, kitap ve sünnet’e gereği gibi sarılmamanın sonucunu yaşamakladırlar.
Unutulmamalıdır ki din, bizzat yaşamak, müesseselerini kurup yaşatmak, eğitim ve öğretimini yapmak ve yaptırmakla korunabilir. Bu üçlü vecibe, kitap ve sünnet ölçüleri içinde gerçekleştirilebildiği ölçüde İslâmî kimlik ve kişilik korunmuş, gelecek nesillere de örnek olunmuş olacaktır. Aksi halde iddia ne olursa olsun, kitap ve sünneti esas almamanın, gereğince yaşamamanın tabiî ve fakat olumsuz sonucu ile karşılaşmak kaçınılmaz olacaktır.
İslâmİ kimlik ve kişiliğe sahip nesiller yetiştirme iddiasında olan kurum ve kuruluşlar, kitap ve sünnet temeline son derece dikkat etmek yükümlülüğü ve sorumluluğu altındadırlar. Müslümanları müslümanlara karşı şartlandırıcı ve İslâmı kendi anlayışları içine hapsedici davranış ve telkinlerden kesinlikle uzak kalmalıdırlar. Unutulmamalıdır ki İslâmî kendimize uydurmakla değil, İslâm’a uymak, kitap ve sünnet’in gösterdiği doğru yoldan gitmekle görevliyiz.
İslâm’a ya da kitap ve sünnet’e alternatif (karşı tez) olarak ileri sürülen ve sürülecek olan hiç bir düşünce ve doktrin bu iki temele sımsıkı sarılmakta yükümlü olan müslümanlar için kimlik unsuru olarak düşünülemez. Aksi halde kimlik ve kişilik aşınması ve kaybı mukadderdir.
Dipnotlar : 1. Muvatta, kader 3; Hakim, el-Müsned 1, 93, İbn Abdilberr, el-Cami, II, 134, 221; ayrıca bk. Ebû Davud, menasik 56; İbn Mace, menasik 84; Ahmet b. Hanbel, III. 26. 2. Aliyyu’l-kaarî, Mirkatu’l-mefatîh, l, 210; el-Bacî, el-Munteka, VII, 203. 3. el-Maide (5), 15-16. 4. Ali imran (3), 103. 5. ez-Zümer (39), 55. 6. İbrahim (14), 52. 7. en-Nur (24), 63. 8. en-Nur (24), 63; olay için bk. el-Beğavî, Şerhu’s-sünne, l, 191. 9. en-Nisa (4), 80. 10. el-Ahzab (33), 36. 11. el-Ahzab (33), 21. 12. bk. et-Tebrîzî, Mişkatu’l-Mesabih, l, 66. 13. el-Kasas (28), 50. 14. en-Nazi’at (79), 40-41.
Tem
18
.jpg)
Şu modern denilen karma karışık hayatın ortasında kendimizi ifade edebilmek için o kadar çok söz sarf ediyoruz ki, adeta dilimiz, ağzımızın içinden başka her yerde. Kimsenin dut yemiş bülbüle dönmesi beklenmez tabi ama neredeyse “iki dinle bir söyle” sözünü yanlışlamak için yarışıyoruz. Oysa iki kulak bir dille yaratılmış olmamız gerçeği, o nasihate kulak asmamanın vebalini boynumuza asıyor.
Sahip olduğumuz dil ve kulaklar hakkında şuurlu bir bakışla tefekkür ettiğimizde, her birinin gereksiz yaratılmadığına ve yerinde kullanmamız gerektiğine şahit oluruz. Atalarımızın tecrübe ile ulaştığı “dil ederse istirahat, kalp eder rahat” öğüdüne, dinlemeyi edebiyle ilave edebilmeyi başardığımızda, kalbimizin rahatını sürekli kılacağımız belli değil midir?
Mevlana Hazretleri’nin ifade ettiği gibi “söz söylemek için önce dinlemek gerekir.” Bu durum ne yaparsak yapalım, konuşmaya en yakın olan dinlemeye daha fazla vakit ayırmamız gerektiğinin altını çiziyor. Fakat neyi, kimi, niçin dinlediğimizi bilmiyoruz. Bunu bilemeyince haliyle nasıl dinlememiz gerektiğini de kestiremiyoruz.
BENİ BİRAZ DİNLER MİSİN?
“Başım selamet bulsun” diyerek dili susturmayı başardığımızı farz etsek, bu sefer de yaşadığımız koşturmaca içinde bir yerlerde, kulaklarımızın ayarını kaçırabiliyoruz. Teselli niyetine “beni dinle” diyene ayıracak vakti zor bulurken, “dinleme” diyenin kapısına kulağımızı yaslıyoruz.
Öyle anlar olur ki, teselliye veya öğüde ihtiyaç duyan bir yakınımızı yargılamadan, can kulağıyla dinleyişimiz, aramızdaki muhabbeti derinleştirdiği gibi bize dertlerimizi de unutturur. Derdini küpe yapıp kulağımıza astığımızda, nasihat isteyen bilmeden nasihatkar olur.
İyiliğe, huzura, namaza, muhabbete çağıran ezan sesi, Kur’an okumaları, sohbet-zikir ortamları ve evliya menkıbelerinin her biri de kendi lisanınca ruhumuza fısıltı ile “Beni biraz dinler misin?” der. Bu fısıltıya icabet, dinlemenin erdemidir. Kalbimize şifa verir, halimize irfan katar. Bu dinlemelerden umulan muradı elde etmek ise, dinlemenin edebine riayetten geçer. Hafife almak için menkıbe dinlemek, sohbet halkasının bir köşesinde oturup dinler görünürken iç alemimizin çarşıda, pazarda dolaşması, bir yerde ezan sesi işitildiğinde ve Kur’an okunduğunda alelade konuşmalara devam etmek, dinlemek değil duymaktır.
DİNLEMENİN VEBALİ
Her iş niyetle teraziye vurulduğundan dinlemelerimiz de niyetimize göre anlam kazanır. Nasıl ki dinlemeyi, söylenileni duymak ile sınırlandırmak toplum içi ilişkilerimizi etkilerse, bu dünyadan bağlarımız çözüldüğünde de duymalarımızın vebali kalkmıyor.
Kızgın olduğumuz birinin sözleri kulağımıza değdiğinde, her işittiğimizi aleyhimize sanıp, savunma refleksiyle hareket etmenin nasıl faydası yoksa, bir toplantıda söylenilenlerden sadece kendi his ve durumumuza uygun düşeni kulağımıza doldurmamızın da bir faydası yok. Böyle bir durumda karşımızdakinin sözlerini yeterince kavrayamamış ve doğru değerlendirememiş oluruz. Bu da yanlış anlamalara ve anlaşılmalara sebep olacağından, bizi gereksiz incinme ve tartışmalara kadar götürür.
İnsanoğlu, sözün en güzelini söylemekle mükellef kılındığı gibi, ALLAH ve Rasulü’nün buyruğu ile küfür, dedikodu ve gayr-i ahlaki sözleri içeren konuşmaları dinlemekten ve müsaade edilmeyenlere davetsiz misafircesine kulak kabartmaktan da men edilmiştir. Çünkü kulağa gelen her söz hafızada kaldığı gibi kalbi de etkiler. İmam Gazali dinlemenin insan üzerindeki etkisi hakkında şunları söyler: “Kulak vasıtasıyla kalbe ulaşan sözler, ağız vasıtasıyla mideye ulaşan yemeklere benzer. Yemeklerin faydalısı ve zararlısı, gıda vereni ve öldürücü zehir ihtiva edenleri vardır. İnsanın dinlediği sözler de bunun gibidir. Ancak kulakları ile dinlediği sözler insan üzerinde daha etkili ve daha kalıcıdır.”
Bu hallerden kaygı duymayışımıza dair mazeretlerimiz, her azamızın şahitliğe duracağı o günde bir işe yarar mı bilemiyoruz fakat itidali dile getiren şu şiir oldukça anlamlı:
“Her şeyde orta yolu seç
Yan yollardan ve şüpheli olanlardan kaç
Kulağını çirkin şeyleri dinlemekten koru
Tıpkı dilini kötü sözlerden koruduğun gibi
Zira sen, çirkin sözleri dinlerken
Söyleyene ortak olduğunu unutma.”
Bu şiirden sonra içimiz de “Beni biraz dinler misin?” diye feryada başlarsa, o sese kulak vermek gerek. Belki o zaman içimizden geçen nice cümbüşe bir son verebiliriz.
Huriye KARNAP Semerkand
Haz
29
Vefat eden yaşlı adamı yakınları, vasiyet ettiği memleketine götürmemişler de en yakın yerdeki mezarlığa defnetmişler. İşte söylenti de bundan sonra çıkmış, bu vasiyet ne pahasına olursa olsun yerine getirilmeli, yakınları cenazeyi vasiyet ettiği köyüne götürmeliydiler, diye suçlamışlar.
Bundan dolayı cenazenin yakınları soruyu bize şöyle sormuşlar: “Çok mu yanlış yaptık cenazemizi vasiyet ettiği doğup büyüdüğü yere götürmediğimizden dolayı? Memlekete götürme vasiyeti, mutlaka yerine getirilmesi gereken vasiyetten miydi?”
Gerçekten de ölünün vasiyetini yerine getirmeye geride kalan diriler, yani mirasçıları, yakınları mecburdurlar. Bunda şüphe yoktur. Ancak vasiyet, sünnete uygun düşen meşru bir vasiyet ise yerine getirme mecburiyeti olur. Sünnete uymayan faydasız bir vasiyet ise yerine getirme mecburiyeti söz konusu olmaz! Vasiyetlerde bu ölçü dikkatten kaçmamalıdır.
Bu anlayış içinde yapılan vasiyete baktığımızda, bir cenazenin sünnete en uygun defin yeri, vefat ettiği yere en yakın olan mezarlıktır. Bu itibarla, vefat ettiği en yakın mezarlığa değil de, doğup büyüdüğü en uzak yere defnini vasiyet eden kimsenin vasiyeti, yerine getirilmesi gereken vasiyetlerden sayılmaz. Çünkü sünnete uygun olan defin yeri, vefatın vaki olduğu en yakın yerdir. Mutlaka doğup büyüdüğü memleketine götürülmesi değildir. Sahabeler hep vefat ettikleri yere defnedilmişler, mutlaka Medine’ye götürülmelerini vasiyet etmemişlerdir.
Nitekim Medine yakınındaki Uhud’da şehid olan ashabın defin yerleri, vefat ettikleri Uhud olmuş, Medine’ye götürülmelerini Efendimiz (sas) Hazretleri istememiştir. Yani sünnette cenazelerin başka yere nakledilmelerine işaret yoktur. Aksine, vefat yerlerine yakın mezarlığa gömülmeleri konusunda sünnet uygulamaları mevcuttur.
Aişe validemiz, Şam’dan gelmekte olan kardeşi Abdurrahman yolda vefat etmiş olmasına rağmen Medine’ye getirilişini hoş karşılamamış, “Haberim olsaydı razı olmaz, kardeşimin vefat ettiği yere defnini isterdim.” diyerek tercihini bildirmiştir.
İbni Abidin’de, “Cenazeyi vefat ettiği yerden uzaklara götürmek faydasız işle meşgul olmaktır, hem de defnin geciktirilmesinde kerahet vardır! Şam’ın fethinde bulunan sahabelerin Şam kapısı mezarlığına defni sağlanmış, Medine’ye getirilmemişlerdir.” denilerek en yakın yere definde sünnete uygunluk olduğuna işaret edilmiştir.
Kaldı ki, insanı ahirette kurtaracak olan, ne nakledildiği köyün, kasabanın mezarlığı ne de falan ve filan zatların mezar komşuluğudur. İnsanı ahirette kurtaracak olan, hayatı boyunca yaptığı himmet ve hizmetleri, amel ve ibadetleridir. Uzaktaki mezarlığın mevtaya sağlayacağı hiçbir fayda yoktur.
Sözün özü olarak denebilir ki: Özel bir ihtiyaç ve gerekçe yoksa, ölenin en yakın mezarlığa defni, sünnete en uygun olanıdır. Büyük masraf ve zahmetlere girerek memleketine götürme vasiyeti yapılmamalı, yapılsa bile sünnete uygun düşmeyen bu vasiyeti yerine getirme mecburiyetinin olmadığı da bilinmelidir.
Bütün bunlara rağmen özel sebeplerden dolayı cenazenin naklini ve masrafını göze alanlar da olabilir. Bunlara da, özel sebeplerle yapılan nakiller olarak bakılmalıdır.
Çünkü aşere-i mübeşşereden meşhur sahabi Saad bin Ebi Vakkas da Medine’nin uzağında bulunan Akik’teki evinde vefat etmesine rağmen ona olan sevgiden dolayı halk omuzlarına alarak Medine’ye kadar getirmiş, namazını Medine Valisi Mervan’ın Mescid-i Nebi’de kıldırmasının ardından Medine’ye defnedilmiş, bu nakle bir itiraz eden de olmamıştır. Çünkü cennetle müjdelenen özel biriydi Saad bin Ebi Vakkas.
Ahmed Şahin - Zaman
17/03/2010
May
22

Kur’an’in bizden istedikleri
Kur’an: Allah cc ın insana doğruyu göstermek amacıyla vahyettiği bir kitabtır.Ancak onun yol göstericiliği insanın ona rağbet etmesi ile mümkündür.Kur’an:insandan kendisi ile ilgili olarak altı merhaleden oluşan bir ilişki ağı önermektedir.Bunlar:
a)Öğrenmek(okuyarak,dinliyerek ve anlayarak)
b)İnanmak
c)Tabi olmak
d)Onunla öğüt vermak
e)Onunla hükmetmek
a)ÖĞRENMEK(okuyarak,dinliyerek ve anlayarak)
(Yaratan Rabb’ının adıyla oku ) El-Alak-1
(Ey örtünüp bürünen (Resulüm)Birazı hariç,geceleri kalk namaz kıl.Yahut bunu biraz azalt ,yada çoğalt ve Kur’anı ane tane oku.Doğrusu biz sana (taşınması)ağır bir söz vahyedeceğiz.Şüphesiz gece kalkışı (kalb ve uzuvlar arasında)tam bir uyuma ve sağlam bir kıraata daha elverişlidir.Zira gündüz vakti sana uzun bir meşguliyet var.Rabb’ının adını an.Bütün varlığınla ona yönel)El-Müzemmil :1-8 ayetleridir.
(Rabb’ının kitabın’dan sana vahyedileni oku.Onun kelimelerini değiştirecek yoktur.O’dan başka bir sığınak da bulamazsın.)El-Kehf:27
(Kur’an okunduğu zaman,onu dinleyin ve susunki size rahmet edilsin)EL-Araf :204
Yukarıdaki ayetlerden kolayca anlaşılabileceği üzere Kur’an:muhatab olarak seçtiği insanlardan ,önce kendisinin öğrenilmesini istemektedir.Çünkü insanın yaşam biçimine ilişkin Kur’an öğretilerinden haberdar olması ancak O’nu öğrenmekle mümkündür.
Kur’an okumak isteyen kişi öncelikle insanın düşmanı olan ve onu yoldan çıkarmak için olmadık hileler yapan iblisten Allah cc sığınmalıdır.Daha sonrada kalbi Allah cc başka her şeyden boşaltarak Kur’ana yönelmelidir.
Ayrıca Kur’an ayetlerini ağır ağır ve düşüne düşüne okunması anlaşılması için bir zarurettir.Öğrenmenin diğer bir yolu da okunan şeyi dinlemektir.Bu bakımdan Kur’an okunduğu zaman dinlenilmesini de insandan taleb etmektedir.Geçmişteki İslam alimlari Kur’an okumanın farz olduğu gibi dinlemenin de farz olduğu sonucuna varmışlardır.
b)İNANMAK
(Onun için Allah cc ;Peygamberine ve indirdiğimiz o nura(Kur’ana)
inanın .Allah cc yaptıklarınızdan haberdardır.)Et-Teğabun :8
Kur’anın insandan kendisi ile ilgili olarak ikinci şey inanmaktır.
Çünkü Kur’an müşrik toplumda ortaya çıkan tevhid çağrısıdır.Tevhid
Sebebi ise mü’min bir insan tipi ve Müslüman ir toplum modeli oluşturmaktır.Kur’an alemlerin yaratıcısı ve Rabb’ı olan ALLAH cc
Vahyi olması nedeniyle bünyesinde yanlış ve çelişki bulundurmamaktadır.Kur’anın insana yol göstericisi olabilmesi ancak
Doğruluğunun tasdik edilmesiyle mümkündür.İnsanın Kur’anı tasdik
Etmesi kendisi için önemli bir döüm noktasıdır.
c)TABİ OLMAK(uymak)
(Rabb’ınızdan size indirilene uyun.Ondan başka dostlara uymayın.
Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.)El-Araf:3
(Sana vahy olana uy.ve Allah cc hükmünü verinceye kadar sabret.O hüküm verenlerin en iyisidir.)Yunus:109
(İşte benim doğru yolum bu,ona uyun (başka)yollara uymayın ki sizi onun yolundan ayırmasın.Korunmanız için (ALLAH cc)size böyle tavsiye etti.)En’am:153
(İşte bu (Kur’an) da mübarek bir kitabtır.O’nu biz indirdik,O’na uyun
ve (Allah)tan korkun ki size rahmet edilsin)En’am:155
Kur’an kendisini öğrenen ve alemlerin Rabb’ından gelen bir hidayet olduğuna inanan insandan kendisine tabi olmasını istemektedir.Böylece insan bildiği ve doğruluğunu tasdik ettiği ,inandığı Kur’anın istediği gibi yaşamaya başlıyacaktır.Kur’an :felsefi
Nazari bir kitab değildir.O insan hayatını şekillendirmek isteyen dini bir kitabtır.
d)O’NUNLA ÖĞÜT VERMEK
(Biz onların ne dediklerini biliyoruz.Sen onların üstünde bir zorlayıcı
değilsin.Sadece tehdidimden korkanlara Kur’anla öğüt ver)Kaf .45
(Kafire boyun eğme ve b ununla (kur’anla)onlara karşı büyük cihat et)
Furkan:52
Kur’anı öğrenen,ona inanan ,ona tabi olan ve O’ndan başkasına
Tabi olmayan gerçek bir mü’min olan insan artık çevresindeki insanlara da hidayete davet etmelidir.Çünkü Kur’an tek insanı hedeflemeyip,o ayni zamanda bir bir toplum oluşturmayı amaçlar.
Mü’minlerin çoğalması :çevresindeki yaşayanlara Kur’an’la öğüt
Vermeleri ile mümkündür.İnsanları ikna ederek ALLAH’ın yoluna çekmek için Kur’an’dan daha tesirli bir delile sahib değiliz.Kur’anı terk ederek insanları islama başka sözlerle davet eden insanların büyük yanlışlık içinde olduğu şüphesiz bir gerçektir.Çünkü hiçbir yaratılmış varlık Allah cc daha tesirli söz söyleyemez.
e)O’NUNLA HÜKMETMEK
(Biz sana kitabı gerçek ile indirdik ki insanlar arasında ALLAH’IN
sana gösterdiği biçimde hüküm veresin.Hainlerin savunucusu olma.)Nisa :105
Maide suresi:44 -48
44. Biz, içinde doğruya rehberlik ve nur olduğu halde Tevrat’ı indirdik. Kendilerini (Allah’a) vermiş peygamberler onunla yahudilere hükmederlerdi. Allah’ın Kitab’ını korumaları kendilerinden istendiği için Rablerine teslim olmuş zâhidler ve bilginler de (onunla hükmederlerdi). Hepsi ona (hak olduğuna) şahitlerdi. Şu halde (Ey yahudiler ve hakimler!) İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.
45. Tevrat’ta onlara şöyle yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılık ve cezadır). Yaralar da kısastır (Her yaralama misli ile cezalandırılır). Kim bunu (kısası) bağışlarsa kendisi için o keffâret olur. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerdir.
Allah’ın indirdiği hükümler ile hükmetmeyenlere üç noktadan bakılmış; O’nu inkar manası taşıdığı için ‘kafir’; Allah’ın hükmü adalet, onun zıddı zulüm olduğundan ‘zalim’ denilmiştir. 47. Ayette ise Allah’ın emrinden çıkış manası gözönüne alınarak ‘fasık’ denilecektir.
46. Kendinden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak peygamberlerin izleri üzerine, Meryem oğlu İsa’yı arkalarından gönderdik. Ve ona, içinde doğruya rehberlik ve nûr bulunmak, önündeki Tevrat’ı tasdik etmek, sakınanlara bir hidayet ve öğüt olmak üzere İncil’i verdik.
47. İncil’e inananlar, Allah’ın onda indirdiği (hükümler) ile hükmetsinler. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fâsıklardır.
48. Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak Kitab’ı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Her birinize bir şerîat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şerîatlerde) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri(n gerçek tarafını) O haber verecektir.
Kendisine kur’an ulaşan herkes elbette onu kabul edecek değildir.İnsanlardan bazıları fıtrarlarını bozdukları ,akletmedikleri kör bir inatla kalplerini kilitledikleri için onun ayetlerini okumazlar ve onu red ederler.Allah cc lutfuyla doğruya ulaşan mü’minler :
Kendileri Kur’anı öğrenerek,ona inanarak,tabi olarak ve ondan başkasına tabi olmaktan sakınmalıdır.Kur’an :kendisine inanmayan insanlara bile adaletle davranan ve onlara başkalarına zulüm bulaştırmamak kaydıyla özgürlük tanıyan bir kitabtır.Mü’minler ancak zulmü ve fitneyi bu kitabın emirlerini uygulamakla ortadan kaldırırlar.Hidayet Allah cc dandir.