|
|
 |
« : 08 Mayıs 2010, 00:59:20 » |
|
Peygamberlerin Tevhid Mücadelesi
Cafer Durmuş
Mensup olduğu dinin muhkem temellere dayandığını bilmek, insanın gücüne güç katıyor. Köklü bir maziden hale ve istikbale ümit devşirebileceğinize dair ümidiniz artıyor.
Enbiyâ sûresini okurken böyle düşünüyorum. Çünkü onda tevhid mücadelesinin önderleri var. Hazret-i İbrahim’in tevhidi talim etmesi var. Hazret-i Süleyman’ın, Hazret-i Davud’un, Hazret-i Lut’un, Hazret-i Nuh’un, Hazret-i Eyyub’ün adları geçtikçe ve Kur’ân’da zikredilen kıssalarını hatırladıkça, kendinizi kıyamete kadar devam edecek onurlu bir yürüyüşün içinde buluyorsunuz.
Sûre-i celîle, “İnsanların hesaba çekilecekleri gün yaklaştı, fakat onlar hâlâ gaflet içinde yüz çevirdiler. Kendilerine Rab’lerinden gelen her yeni ikazı, mutlaka eğlenerek dinlerler.” (21/1-2) cümlelerindeki sarsıcı bir ikazla başlıyor. Aklı başında hiç kimsenin inkar edemeyeceği kevnî ayetlerle yaratılışı, ahireti ve bu hayatın bir hesabının görüleceğini ortaya koyuyor. İnsanlık tarihi ile yaşıt bu davetin bir oyun ve eğlence olmadığı defaatle bildiriliyor.
Sûre-i celilenin izahı sadedinde serd edilen rivayetlerde müşriklerin Kur’ân âyetlerini gizlice dinleyerek hüsn-i tesirinde kaldıkları belirtiliyor. Bunu ganimet bilecekleri yerde Efendimiz’e dil uzatarak “şair, sahir veya mecnun” demelerine sebep olan hadiselerden örnekler veriliyor. Bunları peygamberlerin tevhid mücadelesinde benzer safahatın yaşandığının ve inkrarcı mantığın hiç değişmediğinin resmi olarak ibretle okuyoruz.
Mesela Utbe bir Rebi’in uzunca konuşması bunlardan biridir. Efendimiz onu sabırla dinliyor. Konuşması bittikten sonra besmele çekip Fussilet suresini 38 ayetine kadar okuyor ve “benim sana söyleyeceklerim bundan ibarettir” buyuruyor. Ehl-i dünya indine cazip sayılan teklifleri bir çırpıda elinin tersiyle geri çevirip aynı kararlılıkla tebliğe devam ediyor. Bu vakur duruş tabiatıyla Velid’e tesir ediyor. Ancak arkadaşları buna “büyü” diyorlar.
Ebu Cehil aynı şekilde Efendimiz’in vakur duruşu karşısında eriyor: Kendisi Eraş kabilesinden bir şahsın develerini satın aldığı halde parasını ödemiyor.
Alacaklı, Kabe’ye gelerek Ebu Cehil’in kendisine yaptıklarını halka ilan etmeye başlıyor. Bu sırada Efendimiz Kabe’nin bir köşesinde oturmaktadır.
Müşrikler “Senin hakkını ancak bu adam alıverir” diyerek alacaklıyı Rasûlullah’a gönderip “Bugün büyük bir eğlence olacak” diye gülüşmeye başlıyorlar.
Eraşlı zat, başına gelenleri anlatınca, Peygamberimiz onu yanına alıp Ebu Cehil’in evine gidiyor. Kureyş’ten bir gözcü de onları takip ediyor. Efendimiz kapıyı tıklatıyor. “Kim o?” diye sorulunca, “Muhammed!” cevabını veriyor. Bunun üzerine Ebu Cehil derhal dışarı çıkıyor.
Rasulullah (s.a.v.): “Bu adamın parasını öde!” deyince, hiçbir şey söylemeden gidip develerin parasını getiriyor.
Müşriklerin gözcüsü gidip olanları arkadaşlarına anlatıyor. “Bugüne kadar hiç görmediğim bir şey gördüm” diye şaşkınlığını belirtiyor. (Tefhîmü’l-Kur’ân, Enbiya suresi açıklaması.)
1400 küsur yıl önce yaşananlar zihninizde hak ile batılın karakteristiğini yeniden canlandırıyor. Asr-ı Saadet’ten binlerce yıl öncesine, bu güne ve yüz yıllar sonrasına uzanıyorum ve Peygamberler, şirazeden çıkmış insanlığı nereye davet ediyorlardı, diye düşünüyorum:
Şirkin her türlüsünden uzaklaşarak bir olan ALLAH’a inanmaya, yalnızca O’na kulluk etmeye çağırıyorlardı. Güçlü olanların güçsüzleri ezmemesini, toplumsal ilişkilerin büyükten küçüğe şefkat ve merhamet, küçükten büyüğe saygı ve hürmet ilkesi üzerine tesis edilmesini istiyorlardı. Dünyada yaptıkları her şeyden ahirette hesaba çekileceklerini hatırlatıyorlardı…
Peygamber kıssalarından süzülerek “rahmeten li’l-âlemîn” âyetine odaklandığımızda, şunu diyebiliriz: Enbiya suresi, insanlık tarihinde hak ile batılın mücadelesini resmeden bir tablodur. Hîle, tehdit ve tuzaklar üzerine kurulu çırpınışların hazin akıbetini bildiren bir ihtarnamedir. Hazret-i Muhammed aleyhisselâm’ın risaleti ile taçlanan hak dinin yıpratılamayacağının belgesidir. Çünkü bugüne kadar akl-ı selim sahibi hiç kimse İslâm akidesi ile insanlığa sunulan değerlerin tutarsızlığını iddia edememiştir. Yeniden dirilişi, ahireti ve hesabı inkar edememiştir. Sûre-i celînenin başında hatırlatıldığı üzere, ancak işi oyun ve eğlenceye vardırarak, geçici bir süreliğine avunmaya çalışmışlardır.
Dünya durdukça devam edecek bu mücadelede kazananlar daima peygamberelerin izince yürüyenler olacaktır. “Rahmeten li’l-âlemîn”in bereketinden istifade edenler, onun hakiki varisleri etrafında kümelenenler olacaktır. İnsanlığın kurtuluşu, bu yalın gerçeği idrakine bağlıdır.
Çoklukla İmtihan
Bakara sûresinde: “Ey iman edenler, size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin. Eğer siz yalnız ALLAH’a kulluk ediyorsanız, O’na şükredin.” (2/172) buyuruluyor.
Dünyadaki imtihanın ana kulvarlarından birini servetle sınanmamız teşkil etmektedir. Ondan yeme içme ile eksilttiklerimizle söz konusu kulvarın şubelerinde sınanıyoruz. Eğer insan başkalarının aç mı tok mu olduğuna bakmadan tüketim çılgınlığına tabi olursa, kuvvetle muhtemeldir ki ileride perhize dayalı müzmin rahatsızlıklarca çizilen sınırda dudurulabilir.
O taktirde böyle bir rahatsızlığın farklı anlamlar taşıdığını düşünebilir miyiz? Çünkü bir insanın ömrü saniyesine kadar belirlenmiş olduğu gibi, tüketeceği rızık da mahduttur. Yeme içmesi alıp verdiği nefeslerin sayısı ile pek de orantılı seyr etmeyen bir kişiye, söz konusu perhizlerle “yavaş ol” ihtarı verildiği söylenebilir mi?
Ayetlerde ancak helal ve temiz olanlardan yiyebileceği hatırlatılan bir Müslüman’ın belirgin vasfı her önüne geleni tüketmek değil, seçici davranmak olmalıdır. Ve bu, özellikle amellerinde azimeti gözetenler için daha da önemlidir. Çünkü onlar, hem keyfiyeti hem kemiyeti dikkate almak durumundadır. Ve ârifler, helalin de fazlasına el uzatmayı kerih görürler…
Bizden önceki nesiller yoklukta sınanmıştı. Bizim sınavımız ise, onlarla mukayese edilmeyecek bollukta cereyan ediyor. Her halde davranışlarımız şu soru etrafında not edilmektedir:
Mü’minler nefislerini dizginleyebiliyor mu?
|