ßĨhŔµŹ€

co.Admin

Onursal Üye



Üye No : 39
Nerden : istanbul
Konu  : 1356
Mesaj : 7815 
1164 Mesajýna Toplam 1607 Kere Teþekkür Edildi
2 Mesajýna Toplam 2 Kere Karma Verildi
|
 |
« : 01 Ekim 2011, 00:58:21 » |
|
Heva ve hevesini ilah edinenler, tarihin tozlu raflarında aranır da bugün böyleleri var mıdır gibi bir soru, hiç sorulmaz. Sorulsa da kaç kişi üzerine alınıp acaba ben ne durumdayım bu heva ve heves konusunda diye düşünür? Reklamcılık sektörü öyle bir tüketim virüsü aşılıyor ki insan ihtiyacı olmayana dahi zaruret nazarıyla bakabiliyor. Bir televizyon kanalında, uzman bir reklamcıya hiç ihtiyaç duymadığı halde bir ürünü insanlara nasıl satabilirsiniz sorusuna reklamcı; “Çok kolay, bu bizim için sıradan bir şeydir.” diye cevap veriyor. Sonra da birkaç tane tekniğini sıralayıveriyor. Bu beyin yıkama değildir de nedir? Hiç ihtiyaç duymadığınız bir nesne karşısında yelkenleri indiriveriyor ve önemli bir ihtiyacınızmış gibi o nesneyi istekle satın alıyorsunuz. O halde tercihlerinizin ne kadarını, siz kendiniz olarak yapıyorsunuz? Ya da şöyle sormalı hayatınızın ne kadarını kendiniz yaşıyorsunuz? İsteklerimiz, ihtiyaçlarımız başkaları tarafından belirleniyorsa biz kimiz? Fight Club,1999 filminde şöyle bir cümle var: “Reklamlar bizi arabaların ve giysilerin peşine düşürdü; ihtiyacımız olmayan şeyleri satın alabilmek için nefret ettiğimiz işlerde çalışıyoruz.” Geçen sene bir bilge insanın dersinde işittiğim cümle durumun vahametini ortaya çıkartma bakımından önemli: “Müftü Bey istirham etti vaaz için ramazanda camiye gittim. İki genç hariç cemaatin hepsi ne giysem? Ne yesem derdindeydi. Sadece o iki gençte imanın neşesini gördüm gerisi dünyalık endişelerle endişelenmişti.” Dikkat edelim asli ihtiyaçlar için değil, ihtiyaç dahi olmayan lüks şeyler için dertlenilmiş. Aslen yahudi olan ve sonradan müslüman olup Muhammed Esed ismini alacak olan yazar, 1930’lu yıllarda, bugünkü Libya sınırlarında bir bedevi çadırına misafir olur. Sofralar kurulup, yemekler yenirken ve herkes neşe içindeyken bir atlı hızlı ve telaşlı bir şekilde gelir. Yemek yiyenlerden çadır sahibi olan kişiyi dışarı çağırır. Hallerinden pek de iyi bir haber getirmediği anlaşılır. Fakat çadırın sahibi, aynı neşeyle yemeğini yer. Yazar, ne olduğunu sorduğunda kendisine; kum fırtınası çıktığı, bedevinin büyük bir servet değerindeki hayvanlarının telef olduğu söylenir. Büyük bir servet kaybetmesine rağmen, bu bedevi, aynı iştahla yemeğini yemektedir. Yazar bunun sebebini sorduğunda bedevi kader der ve hiç istifini bozmadan yemeğine devam eder. Yazar hayretle: “Avrupa da bu kadar malını kaybedip de hastanelere düşmeyecek bir kişi yoktur” der. Kaderi ve Tekasür suresini araştırırken İslam’ı ve gerçek özgürlüğü tanıyıp müslüman olur. Malımızın malı ve hizmetçisi olmaktan kurtulmakla gerçek özgürlüğün tadına varabiliriz. Müslüman sahip olduklarını teşhir etmez. Gösteriş için tüketim, müslümanın kitabında yoktur. Müslüman sahip olduklarının esiri olamaz. “Onlar ki ALLAH’a ve ahiret gününe inanmazlar da mallarını insanlara gösteriş için harcarlar. Her kime şeytan arkadaş olursa, artık o ne fena arkadaştır.” (nisa 38) Tebük Seferi için Ebubekir Efendimiz’in malının tamamını vermesi tüm malına sahip olduğunu gösterir. İmam Ebu Hanife’ye bir gemi dolusu kumaşının telef olduğu haberi üzerine elhamdülillah demesi, sonra da geminin onun gemisi olmadığı ve kendi gemisinin kurtulduğu haberine de elhamdülillah demesi çok ibretliktir. Sebebi sorulduğunda her iki halde de kalbimde bir duygu değişikliğine rastlamadım bunun için hamd ettim demiştir. Ayak takımı tabir olunan zevat kaç paralık adamsın? Diye hakaret eder. Bilmez ki adamlığı para ile ölçenin, elindeki para alınınca kendisinde adamlık kalmayacak.
Rabbimiz cümlemize, her şeye değeri ölçüsünde değer vermeyi nasib etsin… Amin!..
Mükerrem Çelik
|